Halk Fırkası, YCHP ve Delege Sistemi
Bu yazı CHP'nin 36. Genel
Kurulunda oy kullanacak olan delegelere tarihi görevlerini
hatırlatmak amacıyla yazılmıştır.
Yıl 1922, Emperyalizme verilen savaş
kazanılmıştı. Fakat Amerikan mandacıları, İngiliz muhipleri,
yüzyılar boyunca süre gelen Osmanlı yönetiminin yarattığı
düşünce ve aydınlanma üzerindeki baskı, saltanat ve hilafet'e
olan biat kültürünün tesirinde kalanlar başta İstanbul olmak
üzere Türkiye topraklarında kalmıştı. Bu unsurlar Atatürk'ün
gerçekleştirmek istediği Türk Devrimlerinin önünde engel olarak
çıkmak için hazır haldelerdi. Falih Rıfkı Atay o yılların
Türkiye'sini şöyle anlatmaktaydı; ' denize açılmak için
limandan ayrılmış, ancak rotasını kaptanından başka kimsenin
bilmediği bir gemi.'
Atatürk,
bağımsızlığını kazanan Türkiye'nin sağlam temeller üzerine
kurulmasının öneminin farkındaydı. Var olan engelleri akılcı
çözümler bularak ilerliyor ve ülke için en doğru kararları,
yapacaklarını halkına anlatarak ve onlarla fikir alışverişi
yaparak alıyordu. Yaptığı tüm devrimlerin halkı tarafından
kabul edilmesi çok önemliydi. Zira kendi deyimiyle fani Mustafa
Kemal ölüp gittiğinde bu devrimlere sahip çıkacak olan halktı.
Türk halkına güveni sonsuzdu ve emanet olarak bırakacağı her
devrimini sonuna kadar savunacaklarına ve yaşatacaklarına
inanıyordu. Atatürk'e göre Türk halkı kendi kendini yönetmeli
ve yönetime birebir dahil olmalıydı.7 Aralık 1922'de Hakimiyet-i
Milliye ve Yeni Gün gazetelerine bir açıklama yaptı. 'Halktan
gördüğüm sevgi ve güvene layık olabilmek için sıradan bir
yurttaş olarak, yaşantım boyunca sürdürmek ve ülke yararına
adamak amacıyla, halkçılık temelinde ve Halk Fırkası adıyla
bir parti kurmak istiyorum.' Atatürk'ün
Halk Fırkasının kurmaktaki en temel amaç budur. Ne
zayık ki günümüz YCHP'si halkçılıktan uzaklaşmış bu ilke
sadece isim olarak altıokun içinde yer almaktadır.
Halk
Atatürk için kutsaldı. Yapmış olduğu bu konuşma sonrasında
Anadolu köylülerinin arasından da katılımcılar saptamak ve halk
ile karşılıklı fikir alışverişinde bulanabilmek için 14 Ocak
1922'den 13 Aralık 1922'ye kadar Anadolu'yu gezmiş ve Halk
Fırkasını anlatmıştır. Mustafa Kemal 1919 yıllarında ki gibi
yine halkın arasında ve halkıyla birebir sıcak ilişkiler kurarak
kuralacak olan yeni Türkiye'yi anlatıyordu. Amacı, savaş
meydanlarında Türk halkı tarafından Emperyalizme karşı verilen
başarılı savaşın siyasi arenada da Halk Fırkası adı altında
devamını sağlamaktı. Ve bu yeni partiye Türk halkının
desteğini almaktı. Günümüz YCHP'si gerek Emperyalizm gerekse
içimizdeki uzantılarıyla mücadele edememektedir veya
etmemektedir. CHP Tehdit altındadır. Kurtarılması mecburidir.
Atatürk
yaptığı bu gezilerde hem halk ile hemde Müdafaa-i Hukuk
yöneticileriyle görüşüyordu. 'Örgütünüzü
dağıtmayın, yabancı düşman gitti, ama savaş bitmedi. Ülke
vatan hainleriyle dolu, Örgütünüzü genişletin. Yeni Türkiye'yi
birlikte kuracağız. O Türkiye ki, kanınızla, canınızla yeniden
elde ettiniz. Onu, dışta ve içteki tüm düşmanların
saldırılarına dayanabilecek kadar sağlam temeller üzerine
kurabiliriz. Halk Fırkası'nı sizler kuracaksınız. Bütün sadık
Türkleri örgütümüzün çatısı altında toplayın. Türkiye'yi
yönetecek olan sizlersiniz; yani halktır, Halk Fırkası'dır'
diyordu. Düşmanın Türkiye'den hiç gitmeyeceğinin farkında
olan Atatürk, Halkını örgütlemeye çağırıyor ve kurulacak
olak Halk Fırkası etrafında toplanılmasının önemine vurgu
yapıyordu. Türkiye'nin kurtuluşu olarak gördüğü Halk Fırkası
yaşadığımız bugünlerde düşman işgali altındadır. Bu açık
ve nettir. Gerçekleşecek olan genel kurul da bu gerçek göz önünde
bulundurulmalı veya bu gerçeklerin farkında olan bireylerin delege
olarak seçilmesi önemlidir. Ayrıca Müdafaa-ı Hukuk gibi küçük
örgütlenmelerin oluşturulması gereklidir. Apartman apartman,
mahalle mahalle, köy köy, şehir şehir örgütlenmelerin yapılması
çok önemlidir. Düşman sinsice her hücremizi ele geçirmiş ve
hedefine doğru ilerlemektedir. Batı tarafından dayatılan
ayrıştırılmalara son vererek kenetlenilmesi ve birlik olunması
Türkiye'nin geleceği için ilk şarttır.
Atatürk,
Türk halkını yönetmek için aday olanların bir adım öne
çıkanların her zaman halka karşı dürüst olmaları gekliliğine
inanıyor ve bunu öne çıkaran konuşmalar yapıyordu. 15 Ocak
1922'de Eskişehir'de, 'Ülkeye ve millete gerçekten
hizmet etmek isteyenler, düşüncelerini ve yapacakları işleri,
halka açık olarak söylemelidirler. Bunu yapamazlarsa, boş
sözlerle milleti yanıltıyor, aklını karıştırıyorlar
demektir. Şiarımız (inancımız) her zaman millete gerçekleri
anlatmak olmalıdır. Millet, ancak böyle aydınlığa
götürülebilir. Benim hayatım boyunca izlediğim yol budur.
Şimdiye kadar millete yapamayacağım bir söz vermedim' demiştir.
O yıllardan bu yıllara Türk siyasetinin nasıl yozlaştırıldığını
bire bir canlı olarak tanıklık ediyoruz. Bu düşünceleri
gerçekten benimseyen siyasetçiler yetiştirebilseydik eğer Türkiye
bugün mutaasır medeniyetler seviyesine ulaşmış hatta geçmiş
olabilirdi. Bu açıklama, Türkiye'nin aydınlık geleceği için
halkçı vekillerin yetişmesinin önemine bir kez daha vurgu
yapmaktadır.
Atatürk
Türkiye'yi çok iyi tanıyor ve sınıfsal ayrılıkların olmaması
gerektiğine dair bütünleştirici açıklamalar da yapıyordu.
Çünkü bu sınıfsal, etnik veya dinsel farklıkların Emperyalizm
tarafından kullanılabileceğini biliyordu. Bunun için bütün
milleti kapsayan bir partinin kurulması gerekiyordu. Eskişehir'de
yaptığı konuşmasında bu ayrıntıya da değinmiş ve şöyle
demişti. 'Ülkemizde her zümreyi içeren bir halk
vardır ve bu halk çatışmayı değil, bağımsızlığını ve
egemenliğinin korunmasını istiyor. Milletin ana çıkarlarını
sağlamak için, bütün millete dayanan bir partinin (fırkanın)
kurulması gerekir. Böyle bir partinin programı, yalnızca bir
kişinin kafasından çıkamaz. Bu konuda inceleme yapmış, ülkenin
ihtiyacını görmüş kişilerden yararlanılmalıdır. Program
yaparken, haddimizi ve atacağımız adımı bilmeli, hayallere
kapılmamalıyız. Amaca ulaşmak için özleyeceğimiz yolu,
duygularımızla değil, aklımızla çizmeliyiz.'
Türkiye'yi
yönetmek isteyenlerin iyi donanımlı olması Atatürk için çok
önemliydi. Siyaset her insanın yapabileceği veya üstesinden
gelebileceği bir uğraş alanı değildir. Gerek Türkiye'yi gerekse
dünyayı daha iyi koşullara taşımak vaadiyle gelenlerin
verdikleri sözlerin eri olması ve bu alanda çaba sarfetmesi
önemlidir. Fakat siyaset, siyaset yapabilecek vasıflara sahip
olmayanların elindedir. Dünyada ortaya çıkan kara tablonun nedeni
budur. Atatürk, yaptığı gezilerinde bunun da öneminde
bahsetmiştir. 'Benim ve hepimizin düşünmek zorunda
olduğu şey, bu ülke ve bu milleti gerçekten kurtarabilecek
beyinlerin, vatanseverlerin, bir araya gelmesini sağlamaktır. Bu
yetenekte olan insanlar, her neredeyse, onları bulup milletin
geleceğini yürütme işini verdiğimiz Meclis'e sokmak gerekir.
Davranışlarımızın belirlenmesinde; akıl, bilim, deneyim,
egemen olmalıdır.' Bu
açıklamanın önemini kavrayarak yerine getirebilirsek Türkiye'nin
çok kazançlı olacağı kanısındayım.
Atatürk,
partileşme ve örgütlenmenin bir ülkeyi ayakta tutan önemli temel
taşlardan biri olarak görüyordu. Fakat bu parti ve örgütlenmelerin
de güvenilir kişilerce yapılması gerektiğinin altını
çiziyordu. Çıkar ve menfaat gruplarınca yanlış yönlendirilen
halkların ilelebet özgürce yaşamayacaklarının farkındaydı. Bu
yapılaşmaların peşinden giden halkların bağımsızlıklarını
kaybedeceklerini inanıyordu. Atatürk'e göre Türkiye Cumhuriyeti
her daim Bağımsız
olarak kalabilmeliydi. Özellikle söz konusu olan ülke Türkiye
olunca buna daha çok dikkat etmesi ve bu konuda halkına gerekli
uyarıları yapmanın kaygısını içindeydi. Yaptığı yurt
gezilerinde de bu konuya değiniyordu. ' Türk milleti,
daha önce olduğu gibi, çıkarcı grupların kurduğu partilerin
peşinden gitmemeli, kendi program ve partisini yaratarak siyasete
katılmalıdır. Tam bağımsız, kayıtsız ve şartsız egemenlik
ilkelerine dayanan bir program izlemeliyiz. Ülkeyi, hızla zengin ve
mutlu kılmak için ne yapmak gerekirse onu yapmalıyız. Şunun
bunun sözüne, şu ya da bu kurama bakmadan kararlılıkla yürümek
istiyoruz. Ancak bunu yaparken, madem ki bu yönde yürümeye gücü
yetmeyerek önümüze çıkan karşıtlarımız vardır, onları
tepelemek ve yürümek gerekir... Bugün elimizde, bağımsızlığı
ve egemenliği kurtarmak için millete yol göstererek tarihi
görevler yapmış, Anadolu Rumeli Müdafaa-ı Hukuk derneği vardır
ve ben bu derneğin başkanıyım. Ancak, bu bir fırka değil,
dernektir. Müdafaa-ı Hukuk Dernekleriyle bütün milli kuruluşlar
birlikte çalışarak bir fırka oluşturulmalıdır. Ben buna Halk
Fırkası demeyi ugun buluyorum. Halk Fırkası, halkımıza siyasi
eğitim verecek bir okul olmalıdır.'
Bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin ilk partisi bu şekilde ete
kemiğe bürünüyordu. Atatürk yaptığı tüm bu gezilerden elde
ettiği notlarla, aydın ve uzman görüşleri dikkate alarak ve
İzmir İktisat kongresinin kararlarından da faydalanarak 8 Nisan
1923 seçimlerinde kullanılmak üzere 'Dokuz İlke' (umde)
adını verdiği bir bildiri yayınladı. Bu dokuz ilke Halk Fırkası
programının ön taslığıydı. Dokuz İlke'nin giriş bölümünde,
'ülkeyi ve ulusu parçalayarak yıkılma felaketinden kurtaran
Büyük Millet Meclisi'nin ulusal egemenlik esasına dayanan bir halk
devleti ve hükümeti kurduğu, şimdi görevinin ise, ekonomik
gelişmenin tamamlanması ve milletin gönence kavuşturulması
olduğunu bunu başarmak içinde ulusal egemenlik temelinde bir
siyasi örgüte erişmek' gerektiğini açıklıyordu.
Atatürk Dokuz İlke bildirisi ile Türkiye'yi ulaştırmak istediği
refah ve her yönden bağımsız bir ülke hedefine çıkarmak
isteği çok net gözlenmektedir. Dokuz ilke'nin hedeflediği
amaçlar kısaca şöyleydi; 'Egemenlik, kayıtsız koşulsuz
ulusundur ve halkın kendi kendini yönetmesi esastır... Saltanın
kaldırılması ve ulusal egemenliğin Meclis'in yetkisinde olduğunu
kabul eden kararlar, hiç bir biçimde değiştirilemez... Ülkede
huzur ve güven sağlanıp korunacak yasalar, ulusal gereksinime ve
hukuka uygun olarak yeniden ele alınacaktır... Aşar vergi yöntemi
düzeltilecek, tarım desteklenecek, çiftçi ve sanayicilere kredi
sağlanacak, demiryolları geliştirilecek... Eğitim, yeni
yöntemlerle yaygınlaştırılacak ulusal gereksinimlere göre
yeniden yapılandırılacaktır. Ulusal üretim ve sanayi, dışa
karşı korunacaktır. Sağlık ve sosyal yardım kuruluşları
geliştirilecek, işçi ve subayların gönenç düzeyi
yükseltilecek; gazi, dul ve yetimlerin yoksulluk çekmesi
önlenecektir. Ekonomi, siyaset, maliye ve yönetimde, bağımsızlığı
zedeleyecek bir barış antlaşması, kesinlikle kabul
edilmeyecektir.'
Halk Fırkasının kurulması artık an meselesiydi. 8 Nisan 1923
şeçimleri gerçekleştirilmiş ve Müdafaa-ı Hukuk adayları
büyük bir oranla meclise girmişti. Milletvekilleri '7 Ağustos
1923'den 9 Eylül'e dek çalışarak Halk Fırkası'nın tüzüğünü
hazırladılar. Tüzük 9 Eylül 1923'de kabul edildi, 11 Eylül'de
genel başkan seçildi.23 Ekim'de genel başkan olarak Mustafa Kemal,
genel sekreter Recep Peker'in imzaladıkları dilekçe ile İçişleri
Bakanlığı'na başvuruldu ve Halk Fırkasının kuruluşu resmen
tamamlanmış oldu. Yeni parti, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti'nin örgütsel ve düşünsel temelleri üzerine oturduğu
için, cemiyetin kuruluşu olan Sivas Kongresi Halk Fırkası'nın
kuruluş kongresi olarak kabul edildi. 1924'de Cumhuriyet Halk
Fırkası adını aldı. Bu ad, 1935'te Cumhuriyet Halk Partisi
olarak değiştirildi. Bugünkü CHP'nin kuruluşu olarak kutlama
yapılan 9 Eylül, tüzüğün kabul edildiği gündür.'
Fırkanın birinci maddesi 'fırka bir devrim partisidir.
Halktan yana olanların üye olabileceği fırka ulusal egemenliğin
halk tarafından halk için uygulanmasına öncülük edecekti. Fırka
üyeleri, hiç bir aile, sınıf, cemaat ve kişi ayrıcalığını
kabul etmeyen ve mutlak özgürlük ve bağımsızlığı taşıyan
birelerden oluşacaktı.'
CHP'nin kurulma aşaması ve amaçları burada çok net anlatıldığını
düşünüyorum. Cumhuriyet Halk Fırkasının yani CHP'nin bugün
getirildiği noktanın ne kadar yanlış olduğunu göremeyenlere
karşılatırma yapmaları için bu örneklerle anlatmaya çalıştım.
Yaşadığımız çağı doğru analiz etmekte zorlanıyoruz. Tüm
sistem bize yıllar evvel sunulmuşken bizler okumamazlığımızın
ceremesini çekiyor ve yanlış adımları atanları destekliyoruz.
Bu gerçekleri göz önünde bulundurulmalı ve CHP'nin yaklaşan 36
Genel Kurul'unda oy kullanacak delegelerin bu tarihsel gerçekliği
göz önünde bulundurmaları ve dikkate almaları gerekmektedir.
Tarihin omuzlarınıza yüklediği yük ağırdır. Yapacağınız
hatalar sonrasında Türk tarihine ve Türk halkına hesap vermekle
yükümlü olacağınızı unutmamanız dileğiyle.
Bu yazı 1922 ve 1938 yıllarına ait ve ana kaynak olarak kabul
edilen kitapların tümünü okuyarak 'Atatürk ve Türk Devrimi' isminde her daim kaynak olarak
faydalana bileceğimiz bir kitaba imza atan Metin Aydoğan'ın
kitabındaki bilgiler doğrultusunda hazırlanmıştır. Atatürk ve
Türk Devrimi gibi muazzam bir eseri bizlere kazandıran Metin
Aydoğan'a teşekküreder bu kitabı okumayanlara ise tavsiye ederim.
31 Ocak 2018 Heidelberg
Halil Fehmi Dağ






























