Anayasa
Değişikliği ve Başkanlık
Bilgi'de Buluşma Platformunun 18.12.2016 tarihinde Almanya'nın Kampt-Lintorf şehrinde Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun katılımıyla gerçekleştirdiği ''ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE BAŞKANLIK' konferansı.
Türkiye Cumhuriyetinde anayasa
değişikliği ve başkanlık konusunu tartışırken, önce şunu
ortaya koymamız gerekiyor. Türkiye Cumhuriyetinde yaşam hakkı
hiç bu kadar tehlike altında oldu mu? Türkiye de her an her
yerde ne olacağı belirsiz bir tabloda yaşam hakkının en ileri
derecede teklike altında olduğu ve terörün en ileri dereceye
taşındığı bir ortamda Türkiye'de anayasa değişikliği
tartışılıyor.
Anayasalar ne zaman değişir ve
neden açık olması gerekir.
Anayasa ne zaman değişir, nasıl
yapılır. Anayasalar toplumda ki uzlaşmanın en garip seviyede
yaşandığı, toplumsal sorunların bertaraf edildiği bir ortamda
söz konusu olabilir. Böyle bir ortamda anyasa değişikliği
yapılabilir. Ama baktığımızda Türkiye'yi bu tabloya taşıyan
iktidar bunları görmemezlikten gelip, dünyada eşi benzeri
olmayacak bir biçimde ve hiç birimizin görmediği bir şekilde
gizli bir anayasa teklifini bir anda ülke gündemine koymuş
durumdadır.
Anayasalarla ülkenin yarınlarının
nasıl biçimleneceğini, devletin hangi sistemle nasıl devam
edileceğini, ortak bir akıl yaratarak ortaya konulması
gerekmektedir. Ama böyle bir amaç taşıyan siyasi iktidar bile
olsa bunu gizlememesi ve açık olması gerekir.
Anayasa değişikliği metni neden
saklanıyor?
Demokrasi dediğimiz, açıklık
dediğimiz herşeyi ile demokrasiye hesap verebilir olmak değil
midir?
Demokrasi dediğimiz atacağımız
adımların bizleri nereye götürdüğü ve içinde bulunduğumuz
sorunlara çözüm yaratıp yaratmayacağı değil midir? Demokrasi
bu ama AKP nin amacı gerçekten demokrasi olsa, toplumun her
kesimini sürecin içinde tutarak sorunların çözümü için eğer
ki anayasa değişikliği gerekiyorsa, anayasanın neresi, nasıl ve
niçin değişmesi gerekiyor diyerek toplumun her kesimini sürecin
içinde tutarak bir hazırlık yapması gereklidir. Ama Türkiye'de
şimdiye kadar toplumsal güçlerden, toplumun her kesiminden uzak en
çok uzak hazırlanan bir metinle karşı karşıyayız. Demek ki bu
metni hazırlayan kesim, bu metni hazırlayan güç, kitle sadece
kendi yarını için bir şey hazırlıyor. Eğer bütün toplumun
isteğine göre bir metin ortaya çıkarmayı arzulasa her kesimi bu
sürecin içinde tutar ona göre hareket ederdi.
Dünyada anayasası olan ve anayasa
değişikliğine giden hiç bir ülkede anayasa değişikliği gizli
hazırlanmıyor. Türkiye'de bunu darbeler bile yapmadı. Meclise
sunulana kadar anayasa değişikliğinin içeriği hakkında bilgi
sahibi olamadık ve tahminler üzerine konuştuk. O halde bu anayasa
değişikliği gerçekten sorunsuz olsa, herhangi bir hukuk ve
demokrasiye aykırılık yaratmayacak olsa, AKP bunu neden saklasın
ki? Demek ki birşeyler oldu bittiye getirilmek isteniyor. Demek ki
birşeyler toplumun veya ilgili kesimlerin tartışmasından
kaçırılmak isteniyor ve iktidar bunu başardı. İktidar anayasa
değişikliğini bir anda meclise sundu.
Anayasa değişikliği metnini Akp
kendi milletvekillerinden bile sakladı.
İktidar anayasa değişikliğini
meclise sunarken 316 milletvekili oturup bir kere bile olsa toplantı
mı yaptı. 316 milletvekilinin bir anda altında imzası bulunan bu
metin bir gecede meclise sunuldu. Demek ki anayasa değişikliğini
bir güç bir yerden kontrol ediyor ve bir yerde organizeli bir
hareketle bu süreci yönlendiriyor. Çünkü kamuoyunda ve hiç bir
yerde veya AKP kendi yaptığı açıklamalarıyla 316
milletvekiliyle bu konuda bir kere olsun toplantı yaptığını
ortaya koymadı. Demek ki bırakın diğer partilere açık olmayı
bu teklifi hazırlayan AKP nin içinde dahi bu teklif herkese açık
değildir. Düşünün milletvekilleri dediğimiz hiç kimsenin
iradesine tabi olmayan bir kesimde, AKP'de AKP milletvekilleri
önlerine konulan teklifin içeriğinden haberdar değillerdir.
Ayrıca iktidar vekilleri teklifin nasıl hazırlandığını bile
bilmemektedirler. Eğer bu anayasa değişikliği teklifi AKP'nin
nasıl bir sistem sorusunu yanıtlıyorsa bu dahi olamaz. Anayasa
bir partiye göre şekillenmez. Lakin AKP kendi milletvekillerinden
bile bu teklifi sakladı.
Siyasi partilerin yani muhalefetin
tutumu ne olmalıdır.
Burada ciddi bir şekilde düşünmemiz
gerekiyor. Bu duruma siyasi partiler tepki verirken, bir anayasa
değişikliğinin, bir anayasa değişikliği ile amaçlarının
ülkemizde sorunları çözme iradesini taşımadığını ve
hazırlanma sürecinden hareketle böyle bir sürecin Türkiye'ye
aydınlık bir yarın getirmeyeceği tepkisiyle çok net bir karşı
duruş göstermeleri gerekmektedir.
AKP'nin hedefinde YARGI var.
Peki Türkiye'de anayasalar ne zaman
değişti ve bir de bugünkü durumu inceleyelim. Neden yapılan
anayasalar kalıcı olmuyor. Çünkü 1961 anayasasını incelersek,
1961 anayasası en uzun yürürlükte kalan anayasamızdır. Fakat
zaman içerisinde değişikliğe gidilmiştir ve ilaveler
yapılmıştır. 1961 anayasasında özgürlükler en geniş şekliyle
kalmasına rağmen, iktidarın en çok şikayet ettiği yapı olarak
karşımıza çıkmaktadır. İktidarın tartışmasız en çok
kendisine çekmek istediği yapı YARGI'dır. Çünkü bütün
dünya ve avrupa ülkelerini gözden geçirdiğimizde, demokrasi
dışında hareket etmek isteyen iktidar kendi amaçlarına, artık
silahlı kuvvetler tarafından silahlı kuvvetler üzerinden
yapacakları darbelerle adım atmak değilde, deomokrasi ve hukuk
dışı adımlarını tamamen bağımsızlıkları elinden alınmış
YARGI üzerinden yapıyorlar.
Türkiye'de
bunu yakın tarihimizde yaşadık. 2010 öncesi ve 2010'nun hemen
sonrasında adı Ergenekona çıkan ve bu adla yapılan tüm
yargılamlarda hükümet hep bu şekilde hareket etti. 1961
anayasasından sonra darbe yönetimleri amaçlarına hep
bağımsızlıkları alınmış YARGI üzerinden
hareket ederek ulaşma iradesi sergilediler. Bunun içinde hep
anayasayı hedefe oturttular. 12 Mart'ta anayasa değişti hedefte
YARGI vardı. 12
Eylül'de anayasa değişti hedefte yine YARGI vardı.
İktidara yaklaştırılan, iktidarın kontrolüne geçen bir yargı
vardı. 2010 yılında yetmez ama evet rüzgarlarıyla yapılan bir
anayasa değişikliği yaşadık. Hedefte yine YARGI
vardı.
İktidar halk üzerinde algı
operasyonu yapıyor.
1. Askeri yargı kaldırılıyor.
İktidar anayasa
değişikliği dışında daha farklı şeylerde söylüyor. Örneğin
Türkiye'de demokrasi sorularının kalkacağını söylüyor. Fakat
anayasa değişikliğine bakıyoruz BAŞKANLIK adı altında
yapılacak bir takım şeyler söyleniyor. Bu anlamda Türkiye'ye
gizli tuzaklar kuruluyor. Örneğin askeri yargıyı
kaldırılacağı söyleniyor. Askeri yargının yaptıklarına
bakarsak mevcut sistem içerisinde işlevini kaybettiğini
görüyoruz. Fakat siyası iktidar bunu kendi amacına ulaşmak için
kullanıyor. Askeri yüksek yargıyı kaldırıyorum diyerek, liberal
rüzgarları ardına alabilmek, belli kesimin oylarını alabilmek ve
kendi amacı doğrultusunda çekip kullanabilmek için anayasanın
başka bir boyutunu toplumun önüne koyuyor.
2. Seçilme yaşını düşürerek
gençler kandırılıyor.
Ülkemizde seçme ve seçilme yaşları
farklıdır. Seçilme yaşı ülkemizde 25 yaştır. Ancak anayasa
değişikliği ile seçilme yaşı 18 yaşa düşürülüyor. Seçme
yaşı ülkemizde 18 dir. Deniliyor ki seçilme ve seçme yaşını
eşitliyoruz. Fakat geriye gidersek bu seçilme yaşı 30 yaştı.
AKP bunu daha önceki bir değişiklikle 30 yaştan 25 yaşa düşürdü.
O zaman bu neden akıl edilmedi. Şimdi ki amaç 25 yaştan 18 yaşa
düşürürken anayasada yapılan değişiklikle 18 ile 25 yaş
grubuna yönelik yeni bir dalgayla AKP anayasa değişikliğini
karşımıza getiriyor. AKP kendi karanlık amacına ulaşabilmek
için, anayasanın hangi maddesiyle nasıl oynayabilirim gibi çok
güzel bir mutfak çalışmasıyla toplumun karşısına çıkıyor.
Bu konuda ki anayasa değişikliği ile gerçekten amaç gençleri
sistem içinde demokrasi içinde etkin kılmak değildir. Amaç
gençler olsa bugün ülkemizde gençlerin mücadele etmek zorunda
kaldıkları çok daha ciddi sorunların çözümü için adım
atılırdı. Gençlere yönelik sadece bir madde de yaşı 25'den
18'e düşürerek gençler demokraside etkin mi kılınacak. Böyle
bir durum söz konusu mudur? Hayır böyle bir durum sözkonusu
değildir.
Türkiye'de anayasa değişiklikleri
hep darbe dönemlerinde yapılıyor.
Türkiye'ye baktığımızda anayasa
değişikliği toplumsal sorunların zirve yaptığı dönemlerde
değil, bilakis darbe dönemlerinin yaşandığı zamanlarda
gerçekleşiyor. Böyle zamanlarda gerçekleştiği için yapılan
anayasa değişikliklikleri kalıcı olamıyor. Darbe dönemleri
olağan üstü dönemler, gücün, iktidarın, hükümetin ve
yürütmenin baskın güç kullandığı denetimsiz güç kullandığı
dönemlerdir.
Tablo bu olunca yargı hep hedefte,
yargı denetimi hep birinci plandadır. Bugün yapılmak istenen
anayasa değişikliği 12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 2010'da yapılandan
farklı değildir.
AKP gizli anayasa değişikliği
taslağını TBMM den hızlı bir şekilde geçirmek istiyor.
Hatta daha da ötesi o dönemlerde yani
12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 2010'da yapılmamış bir şekilde bugün
toplumun önüne gizli bir metinle gizli bir anayasa değişikliği
ile çıkıldı. Ve acele edilerek bu anayasa değişikliği çok
kısa bir sürede TBMM den geçirilmeye çalışılıyor. Bu metin
TBMM den geçirilmeye çalışılırken, bu metnin meclisde ki
çalışma süreleri içinde neleri hangi sorunları ortaya
çıkaracağı yaratacağı bilinmiyor ve ciddi bir şekilde
tartışılacak zaman dilimi bırakılmıyor. Böyle bir durum söz
konusu olamaz.
AKP nedir kimdir? Cemaat ile
bağlantısı nedir? Hedefi nedir?
TBMM ye sunulan metne baktığımızda,
bugün kü AKP'nin meşru iradesini çok net görüyoruz. Yapılanı
çok iyi analiz edebilmek için, öncelikle AKP'nin iradesini ve
demokrasiye bakışını ve demokratik sistem içerisindeki yerini
çok net olaral görmek ve anlamak gerekir.
AKP kimdir, nedir? AKP Türkiye'yi
nerden nereye getirdi ve şimdi nerden nereye götürecek. Eğer bu
soruyu yanıtlarsak yapılmak istenen anayasa değişikliğini daha
net anlayabiliriz. AKP 2001 yılında kuruldu 2002 de iktidara
geldi. AKP bugün en büyük düşman ilan ettiği cemaat ile
cemaatin kadrosunu kullanarak iktidara geldi. O yolu birlikte
yürüyerek iktidar da olmaya devam ettiler. AKP iktidara geldiğinde
Türkiye'de ki daha önceki süreci hatırlarsak. Refah partisinden
kopan bir hareket ve daha sonraki partileşme sürecinde AKP'yi
yenilikçi, özgürlükçü, demokrat gibi Türkiye'de yeni bir
rüzgar, yeni bir hareket, yeni bir reçete gibi sunuldu. Emperyalizm
AKP'yi reçete gibi sundu. Dolayısıyla bütün kapılar AKP'ye
sonuna kadar açıldı. AKP bu şekilde iktidara taşındı. AKP
iktidara taşınırken kadrosu Refah partisinin kadrolarından kopup
gelmişti. Refah partisi kimdi? Refah partisi laik, demokratik
cumhuriyete karşı ve bu sistemi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir
partidir. Bu durumu gerek anayasa mahkemesi kararıyla ve gerekse
insan hakları mahkemesinin kararıyla kapatılan bir parti
olduğunu görebiliriz. Dolayısıyla iktidardaki gücün nasıl bir
güç olduğunu buradan da görebiliriz. Refah partisi
politikalarına karşı koymayan bu kadrolar, AKP de olduğu müddetçe
bu politikaları yaşatmaya devam edeceklerdir. Daha sonra bir çıkış
yaratmak için sadece bir tabela değişikliği ile yollarına devam
eden bir partidir. Daha da önemlisi Cemaat ile çok sıkı ilişkiler
içine girerek yoluna devam eden partidir. Amacı mevcut sistemi
yıkmaktır.
Anayasa mahkemesi AKP'nin laik ve
demokrat olmadığına karar verdi. Buna rağmen AKP kapatılmadı.
Muhalefet sesini çıkarmadı.
Bu amacından vazgeçmediği için AKP
iktidara geldiğinde yine benzer bir şekilde kapatma davasına
muhatap oldu bu parti. Kapatma davasına muhatap olduğunda, anayasa
mahkemesi AKP'nin laik ve demokratik cumhuriyete aykırılığın
odağı haline geldiğine karar verdi. AKP laik ve demokratik
cumhuriyete aykırı bir parti. Fakat Türkiye'de o zamana kadar hiç
yaşanmamış başka bir şey yaşandı. Laik olmayan bir parti
denmesine rağmen, laiklik anayasa da değişmez bir hüküm olmasına
rağmen, laik olmayan bir parti kapatılmadı. Laik olmayan bir
parti laik hükümet görevi yapabilir dendi. Hiç bir siyasi parti
buna sesini çıkarmadı, hukuk çevreleri sesini çıkarmadı.
Türkiye'de siyasi partiler iyi
muhalefet yapmıyor.
Gelin
biraz ötesine geçelim. Siyasi partiler ne için var. Siyasi
partiler demokrasi için var. Türkiye'de cumhuriyeti kuran CHP
demokratik yaşam, demokratik yaşam derken çok partili yaşam için
yeni siyasi partileri amaçladı ve sisteme kazandırdı. Siyasi
partiler demokrasinin olmazsa olmasıdır. Anayasa mahkemesi bile o
kararında AKP'nin yarın demokrasi için var olan bir siyasi
partinin, demokrasi karşıtı olduğuna karar verdi. Demokrasi
cumhuriyetin değişmez bir niteliğidir. Cumhuriyetin değişmez
niteliği demokrasi olmasına rağmen, demokrasi karşıtı olan bir
parti demokrat hükümet yapabilir dendi ve AKP kapatılmadı. Buna
hiç bir siyasi partiden tepki çıkmadı, hiç bir demokratik
derneklerden tepki ortaya çıkmadı. Türkiye ve geleceği AKP'ye
teslim edildi. Şimdi darbelere darbe diyerek neden karşı
çıkıyoruz. Demokrasiyi kaldırdıkları için. Seçim olmadan
iktidara geldikleri yada demokratik ortamı yok ettikleri için.
AKP'ye çok açıkca demokrasi karşıtı bir irade iktidarı
denmesine rağmen AKP kapatılmadı. Böyle bir irade, böyle bir
parti kapatılmayıp, bu iradeye iktidar gücü verilir ve bu gücü
kullanabilirsiniz denirse ne olur? Cumhuriyet yıkılır rejim
değişir.
AKP Türkiye'ye anayasa değişikliği
ile darbecilerden daha çok zarar verecek.
Darbeciler bile
darbe sonrasında hemen demokrasiye geçelim diye hemen toplumun
önüne bir anayasa çıkartıyorlar. Ve bu anayasayı açık
hazırlıyorlar. O içeriğini beğenmesek bile, toplumdan
gizlemeden, saklamadan bir an önce demokrasiye geçelim diye, hemen
süreci kısa tutup bir anayasa değişikliği ile toplumun
karşısına çıkıyorlar. Darbe yönetiminin demokrasi dışı
yönetimini devreden çıkartalım diyorlar. Peki laikliği aykırı
ve demokrasi dışı gördüğümüz AKP iktidarı için 2008 de
kapatma kararı verilmesine rağmen, daha sonra seçimlere gidilmesi
ve seçimleri kazanması AKP'yi bu niteliğinden kurtarabilir mi?
Böyle bir şey mümkün müdür? Öyle olsaydı 12 Eylülün hemen
ertesinde hazırlanan 1982 anayasası halk oyuyla %92 alınca en
demokratik anayasamı oldu. Demek ki halk oyu bir şeyleri
temizlemiyor.Ya da halk oyuna gittiğinizde, içeriği demokrasiye,
kurucu değerlere ne kadar aykırı olursa olsun demokratik bir ortam
yoksa halk oylamasında geçmeyeceği anlamına gelmemektedir.
Baskın irade neyse, iktidarın iradesi neyse o şekilde halk
oylamasından geçiyor. Bugün içinde bulunduğumuz durum yönünden
bu son derece anlamlı ve önemlidir. AKP de 2008 den sonra girdiği
her seçimden galip çıktı.
AKP'nin seçimleri kazanması AKP'yi
demokrat yapmıyor.
AKP 'nin her
girdiği seçimde kazanarak çıkması, nasıl 12 Eylül'de darbeyi
yapanları demokrat hale sokmadığı gibi (%92), AKP'ninde girdiği
her seçimden kazanarak çıkması AKP'yi demokratik ve laik niteliğe
sahip kılmadı ve kılamazda. Çünkü AKP politikalarında,
adımlarında hiç bir değişikliğe gitmedi. Aksine 2008'e kadar ki
sürecide bir tarafa bırakırsak, 2008'den sonraki süreçte
geçmişindeki adımların çok daha ilerisinde tehlikeli adımlar
atmaya başladı. Ve çok daha ilerisinde tehlikeli adımlar atmaya
başladığı için, AKP ne yaptı? Ben yeniden bir kapatma davasına
muhatap olabilirim düşüncesiyle 2010 da anayasa değişikliğine
gitti. Bu anayasa değişikliğinin özü budur. Onu frenleyecek,
engelleyecek hiç bir güç ve yargı olmasın diye 2010'da o laik
olmayan, demokrat olmayan AKP hazırladığı anayasayı halka
götürdü ve geçirdi. Yani nasıl 12 Mart'ta, 12 Eylül'de darbe
yönetimleri nasıl anayasa hazırladılarsa, o dönemde de laik ve
demokrat olmayan bir yapı anayasa hazırladı. Buda bir sivil
darbedir. 2010'da ki anayasayı yetmez ama evet özgürlük
rüzgarlarıyla halk oylamasından geçirdiler. Kolaylıkla halk
oylamasından geçirdi ve onu engeleyecek bir yargıda söz konusu
olmadı. Ve bakınız Türkiye'de cumhuriyetle karşı karşıya
geldiği her olayda, her konuda , hukukla karşı karşıya geldiği
her konuda AKP'nin başvurmadığı veya topluma baskı yapmadığı
hiç bir konu yoktur.
AKP kendisi hakkında verilen
kapatma kararına sessiz kaldı.
AKP hakkında
verilen kapatma kararı sonrasında kapatılmayınca bu karara karşı
ağzını kapattı ve sesini kesti. Hiçbir şekilde insan hakları
mahkemesine, bana hazine yardımından yoksunluk kararı verdiniz
diye başvurmayı aklına bile getirmedi. Çünkü başvuru yapılsa
herhalde Refah partisine verilen kapatılma kararı ile AKP'nin
yaptıklarının kıyaslanması söz konusu olacaktı ve onun için
AKP ben bu defteri bu şekilde kapatıyorum dedi.
AKP 2010
anayasa değişikliği ile kendi yolunu açtı.
Bu süreci bu
şekilde kapattıktan sonra, yoluna daha kararlı bir şekilde devam
etti. Ve öyle bir anayasa mahkemesi yarattı ki 2010'da geçmişteki
laikliğe, demokrasiye ve cumhuriyete aykırı yaptıklarının çok
daha fazlasını yapmaya başladı. Artık onu denetleyecek ne bir
anayasa mahkemesi var, nede bir yargıtay yapılanması. 2010
anayasa değişikliği ile kendisini denetleyecek bir YARGI'yı
yok etmişti.
AKP'nin suç dosyasına hakim
birisiyim.
AKP 2001 yılında
kurulmuş, 2008'de de kapatma davası açılmıştı. Bu 8 yıllık
sürecin 7 yılında AKP'nin sicil ve soruşturmalarını bizzat
yürüten bir savcı olarak görev yaptım. Öte yandan belediye
başkanı olduğu dönemde de şuan ki cumhurbaşkanı belediye
başkanlığı döneminin önemli soruşturmalarını o dönemde
yargıtay yürüttüğü için büyük şehir belediye başkalarının
suçlarına ilişkin soruşturmaları ben yaptım. Bizzat soruşturan
savcı olarak görev yaptım.
Erdoğan çıkardığı kanunlarla
kendisini korumaya alıyor.
1.
AKP iktidara geldiğinde eğer ortada gerçekten hesap veremeyecek
bir şey yoksa, AKP iktidara gelir gelmez büyük şehir belediye
başkanlarını YARGITAY soruşturamaz
diye bir kanun değişikliği yaptı. Yargının bağımsızlığının
söz konusu olmadığı bu tabloda biz elimizdeki dosyalar il
başsavcılıklarına geçti. İl başsavcılıkları, adalet
bakanlığı HSYK kontrolünde yani AKP'nin elinde. Eğer yapılan
süreçlerde yargı boyutuyla herhangi bir sorun söz konusu değilse
o değişiklikler neden yapıldı.
2.
Akp hemen iktidara geldiğinde terör tanımını degiştiriyor.
Bugün terör karşısında AKP çıkıyor terörü kınıyor. Oysa
AKP iktidara geldiğinde Türkiye'de terör neydi şimdi ne durumda.
AKP iktidara geldiğinde ilk yaptığı şey terör tanımını
değiştirmek oldu. Hemen terör yasasında terör tanımına el
attı. Bugün bütün çağdaş dünyada genel kabul gören bir terör
tanımı var. O terör tanımı içinde terör olanı terör olarak
nitelemek için, sadece eline silah almadan, silah öncesi aşamayı
bile, toplumda baskı, sindirme, yıldırma gibi her türlü yöntemi
kullanan herkesi terör içinde gösterecek bir terör tanımı
vardır.
AKP Fetö'yü terör olmaktan
çıkardı. Şimdi Fetö'yü tekrar terör ilan ediyor.
AKP
iktidara gelir gelmez, kendisi islami ve cemaat tabanından
beslendiği için hemen terör tanımını değiştirerek cemaatleri
ve dini grupları özgür bıraktı. Bugün toplum önünde
kahramanlık gibi ben Fetö'yle mücadele ediyorum diyor.
Değiştirdiği terör tanımında silah olmadan terör olmaz
şeklinde bir terör tanımı getirdi. Yani Fetö ve diğer cemaat
yapılanmalarını terör dışına çıkardı. Şimdi ben nerden
bileyim, öyle miydi, böylemiydi diyor. Peki neden 2003 yılında
terör tanımını değiştirdin. Çünkü o yolu beraber yürümesi
gerekiyordu. 2003 öncesinde bu islami örgütlere yönelik YARGI'da
açılan, devam eden mahkumiyet ile sonuçlanan davalar vardı. Ama
AKP bu islami örgütlerin önünü açmak istiyordu. Çünkü o
kadrolardan besleniyordu bu kadroları kullanıyordu. Ve gelir gelmez
böyle bir terör tanımı değişikliği ile yoluna devam etti.
Bakınız 2008 de
ki AKP neydi. 2013 sonrasındaki AKP bu tür yapılarla beslenerek
bu kadroları kullanarak cumhuriyeti yıkmak için çalışmaya devam
etti.
Cemaatin amacı Cumhuriyeti
yıkmaktır. AKP'nin hedefide aynıdır.
Fetö denilen olay
veya cemaat denilen olay, devlet kadrolarına yerleşerek, devlet
kadrolarını ve imkanlarını kullanarak, devlet kadrolarında
islami esaslar doğrultusunda cumhuriyetin niteliklerini değiştirerek
islami yapılanmayı ortaya çıkarmaktır. Geçmişte cemaat
yapılanmaları bu tanımla suçlandı. AKP iktidara geldiğinde
terör tanımını değiştirerek, Cumhuriyetin niteliklerini hedef
alan, islami yapılanmayı hedef alan kadrolar devletle olabilir ben
bunda aykırılık görmüyorum diyerek terör tanımı değiştirildi.
Bu kadrolar bu şekilde ortaya çıktı. Şimdi bugün Fetö'yle
mücadele ediyorum diyor ama bu yolu zaten kendisi hazırladı.
AKP ve Cemaat kavgasının nedeni.
Bu
kadroları kendisi hazırladı. 2010'da ki anayasa değişikliğinde
sonra iktidarda ki kadroları kullanırken, giderek cumhuriyet
karşıtı iki güç hem iktidarı beraber kullanıyor hemde her
ikisinin hedefinde de cumhuriyet var. Her ikisinin hedefinde
cumhuriyet yıkmak olduğu için her kim hedefe daha çabuk ve
önceden ulaşacak tartışmaları, çatışmaları ortaya çıktı.
Cumhuriyeti hedefe oturtan bu iki güç cumhuriyeti ortadan kaldırma
noktasında, hangisinin daha önce sonuca ulaşacağı ve hangisinin
daha çok iktidar olanaklarından yararlanacağı kavgasının,
çatışmasının çıkmasıdır. 2013'de 17-25 Aralık tartışmaları
yaratan bu. Şimdi geldiğimiz süreçte AKP anayasa değişikliği
yaparak yani kendisine yeni bir YARGI
yeni bir tek güç yaratıyor. 2010'da bu yargıyı bir daha
yaratmıştınız. Peki topluma şunu anlatın 2010'da ki yargıyı
neden yarattın. Bugün onu silip bir kenara atıyorsun. Neden bugün
yeni bir yapıyı öne çıkartıyorsun. Ya de ki 2010 da yanlış
yaptım ama bunuda diyemiyorsun. Kendini kurtarmak ve cumhuriyeti
daha kolay yıkabilmek için yeni bir yargı yazıyorsun.
AB AKP'nin can simidi oldu.
AKP yeni süreçte
yeni kullanacağı bir yapı yaratıyor. Her karşı devrim bir hukuk
sistemi yaratıyor. Türkiye'de AKP demokrasi ve laiklikle çatışan
AKP kendi karşı devrimini hukuk üzerinden kendi hukuğunu
oturtarak gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu
noktada Avrupa Birliği süreci AKP nin can simidi oldu. Nasıl can
simidi oldu? AB sürecinde Türkiye'de bütün mevzuatın elden ve
gözden geçirilmesi, özgürlük yönünden sorun yaratan maddeler
varsa bunların düzeltilmesi öne sürüldü ve bütün yasalar
masaya yatırıldı.
AKP Cumhuriyeti kuran temel kurucu
yasaları çöpe atıyor.
Bu noktada Cumhuriyet bir ufuk
devrimidir. Cumhuriyet
temel yasaları ortaya çıkardı. Bu temel yasaları hepsi artık
gününü doldurdu diyerek, 1920'lerin hukuk devrimleriyle yapılan
bütün yasalar çöpe atıldı.AKP aynen bugün BAŞKANLIK
ile
ilgili anayasal değişikliği yaptığı gibi bir anda, bin, beşyüz,
binbeşyüz maddelik yasaları TBBM'ye sundu. Bunlar ne zaman ve
nasıl hazırlandı. Ve neden böylesine önemli bir konu tartışma
konusu edilmedi. Ki temel yasalar (ticaret yasası, ceza yasası,
medeni yasa, borçlar yasası) yani kişinin doğumundan ölümüne
kadar ne yapacağını, hangi hak ve özgürlükleri nasıl
kullanacağını sonuna kadar düzenleyen yasalardır. Bunlar aynen
anayasalar gibi en uzun soluklu çalışmalar gerektiren yasalardır.
Her ülkede böyle yapılan yasalar kolay kolay değiştirilmeyen
yasalardır. Ama AKP'nin amacı AB değildi, AB bu yasların
güncellenmesini istiyordu. AKP ben bu yasaları güncelliyorum
diyerek, takıyye yaparak o yasaların hepsini çöpe attı ve bütün
yasaları yeni baştan kendine uygun hale getirerek çıkartı.
AKP anayasa
değişikliği ile Cumhuriyeti yıkıyor.
Bütün yasaları yeni baştan çıkarınca, şuan Türkiye
Cumhuriyetinin hukuk devrimi adı altında kabul ettiği bir tane
bile temel yasa kalmıyor. Cumhuriyet kendi hukukuyla, kendi hukuk
devrimiyle geldi. Ama AKP yani o laikliğe karşı olan, demokrasi
karşıtı olan AKP'de o temel yasalarıyla yani kendi karşı
devrimini yaratan, yaşatan temel yasaları getirdi. Buna hukuk
camiası karşı koymadı, buna siyasi partiler karşı koymadı.
AKP TBMM'de sahip olduğu çoğunlukla bu süreçleri sancısız
yaşadı. Liberal rüzgarları arkasına almıştı hiç kimse ne
oluyor diye tartışmadı. Bunları yapan AKP'ze AB başka şeylerde
söylüyordu. 2000 üzerinde yasa çıkartıldı. 2000 üzerinde yasa
çıkartan AKP ben seçim yasasını, siyasi partiler yasasını
değiştireyim diye asla ve asla aklına getirmedi. AKP hep
cumhuriyetin hukuk devrimleri ve hukuk reformlarıyla ortaya koyduğu
hangi yasa varsa aklına hep o yasaları getirdi. Çünkü AKP'nin
aklında hep cumhuriyet vardı. Cumhuriyetin karşısında durmak
vardı. Kendi devletini kurmak vardı.
Erdoğan tüm
gücü eline geçirmek istiyor.
Bakınız cumhuriyet hukuk devrimiyle gelirken, her hukuk devrimini
yaşatacak olan yargı sitemini uygulayacak olan yüksek mahkemeler
vardı. AKP bu şekilde temel yasaları getirince ne yaptı.Sistemde
çokta cumhuriyet anlayışı içinde olmamasına rağmen yine o
sistem içine sızmasına rağmen, mevcut yargı örgütüne dahi
güvenmeyerek, bu yıl geçen yıl yargıtay ve danıştayla ilgili
çıkarttığı yasalarla bir önce ki sene yargıtayda yaptığı
seçimlerle yargıçlar ve savcılar içinde tek güç olduğunu
ortaya koydu. Düşünün, yargıç ve savcılar seçim yapıyor,
kendilerini güvenceye taşıyacak HSYK seçiyor ama o kuruma iktidar
kimi isterse o seçiliyor. Şimdi HSYK yargıya güvence olmak için
var, yargıyı yönetmek için değil. Öyle olsa bu kurulu gerek
yok iktidar istegiği gibi yönetir. Dolayısıyla ortaya bir kural
kondu, iktidar şunu seçeceksiniz diyor ve iktidar kimi istiyorsa o
kişilere son verildi.
Biz
ne hükümet ne cemaat dediğimizde yargının durumunuda ortaya
koymuş olduk. Yargıçlar sendikası ve yarsav olarak iktidarın
karşısına çıktığımızda, yargı kendisine güvence istemeyen
bir yargı olduğu fotografı ortaya çıktı.
AKP 2010'da
Cemaatin elinde olan HSYK'ya istediğini yaptıramadı.
İktidarın koltuğunun altına girmiş bir yargı olduğu 2014 HSYK
seçimlerinde çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır. 2010'da
yine HSYK'yı bu iktidar oluşturmuştu. Ama kendi kadroları yoktu,
bir baktı ki oluşturduğu HSYK tamamen cemaatin eline geçmişti.
HSYK'nın o süreçteki bütün görevlilerini iktidar kendi eliyle
yani cemaatin kadrolarını HSYK taşımıştı. Bugün kendi
istediklerini o HSYK'ya yaptırsaydı bugün hesap sormayacağı bir
HSYK olacaktı. Bu HSYK'ya kendi istediklerini yaptıramadığı için
bugün adı FETÖ'yle mücadele olmasına rağmen, Fetö'yle mücadele
etmeden o HSYK'nın hepsini tutuklu bir şekilde Fetöcü olsun
olmasın hepsi cezaevinde.
AKP kendini
kapatacak olan tüm engelleri kaldırdı.
AKP
2014'de şunu gördü, kendi net kadrolarıyla YARGI'yı
ele geçirdiğini gördü. Kendi net kadrolarıyla yargıyı ele
geçirdiği için şimdi ne yapmak istiyorsa o HSYK üzerinden
yaparak devam ediyor. Öyle olduğu için 2010 sonrasında o anayasa
değişikliği ile anayasa mahkemesini yeni baştan yaptı. Yani
artık onu kapatacak bir anayasa yoktu. Hemen bunu yapar yapmaz,
yargıtaydaki, danıştaydaki kadrolar acaba onun istediği nitelikte
sayıda mı değil mi diye, mevcut kadroların yarısı kadar daha
kendi yargıç ve savcılarını yüksek yargıya aldı. Ama cemaat
kendi kadrolarını yargıya taşıyınca, iktidar benim istediğim
hukuk iktidarın hukuku olamayacağını görünce orada çatışma
süreçleri daha çok ortaya çıktı.
AKP yeni bir
devlet kurar gibi yasaları sil baştan yapıyor. Devleti ele
geçiriyor.
İşte 2014 sonrasında yeni HSYK'ları kurduğunda cemaate yönelik
soruşturmaları ortaya çıkardığında yeni yasalarla yargıtay ve
danıştayı, sanki yeni bir devlet kuruluyormuş gibi bu organlar
tamamen sıfırlandı. Oysa yeni bir devlet kurarken yasamanızı,
yürütmenizi, yargınızı yeni baştan oluşturursunuz. Bu
cumhuriyet tarihinde ilk kez yapılıyor. Ve 2016 da mevcut kendi
HSYK'yı, yargıyı, danıştayı yeni baştan oluşturuyor. Şimdi
askeri yargıtayı kapatıyor, askeri yüksek idare mahkemesini
kapatıyor. HSYK kendi elinde yani yeni bir devlet, yeni bir parti
devleti kurarcasına yargıyı tamamen eline almış durumda. Yargı
şuan kadro olarak net bir şekilde iktidarın kontrolünde etkisi
altındadır.
Erdoğanın
başkanlık hayali dünyadaki başkanlıklara benzemiyor.
Peki
ortaya çıkardığı BAŞKANLIK
adı altında topluma sunduğu anayasaya bakalım. Bunları yeterli
görmeyen ve her yönüyle yargıda tek güç olarak sunulan kişiyi
görüyoruz. Şimdi dünyada başkanlık sistemlerine baktığımızda
yasama, yürütme ve yargı erklerinin olabildiğince yargı denetimi
altında olduğunu görüyoruz. Ve başkanın olabildiğince yargı
denetimi altında olduğunu görüyoruz, ve hatta başkanın yargı
üzerinde hiç bir gücünün olmadığını görüyoruz.
Başkanlık diye sunulmasına rağmen HSYK da anayasa mahkemesinde
başkan adı altındaki kişinin, öte yandan TBMM'yi feshedebilen
bir kişi konumuna taşıyor.
AKP kanun
hükmünde kararnameleri ile ülkeyi demokrasiden uzaklaştırıyor.
Bir taraftanda Türkiye'de OHAL yaşanıyor. Ohal kanun hükmünde
kararnameleri ülkeyi her yönüyle kuşatmış, özgürlük ve
demokrasiden uzaklaştırmış bir durumdadır. 12 Eylül'de bunun
bir benzerini MKK bildirileri yapıyordu. Şuan iktidarın çıkartığı
KHK'lara bakarsak 12 Eylül'ünkiyle aynı. 12 Eylül MKK
bildirilerinin hatta çok daha ötesinde. Başkanlık diye sunulan
anayasada Cumhurbaşkanı kararnameleri diye OHAL kararnamelerinin
karşımıya çıkartıldığını görüyoruz. Yani demokrasiye
gidiş değil, Türkiye'nin şuan içinde bulunduğu sorunları
çözmek değil tam aksine bu OHAL bu hukuk ve demokrasi dışılığı
anayasaya taşıyarak anayasal kılarak ve onuda tek bir kişiye
vererek, yükleyerek yaratılan bir sisteme doğru, tek adam
sistemine gidiyoruz.
Mutafa Kemal
Atatürk'e tanınmayan haklar Erdoğana tanınıyor. Erdoğan'a
cumhuriyeti ortadan kaldırma yetkisi veriliyor.
Ve bu yapıya bakarsak cumhuriyet kurulduğunda 1924 anayasası
çıkarken Mustafa Kemal Atatürk'ün yetkilerini tartışma konusu
eden hiç kimse yoktu. Mustafa Kemal Atatürk'e meclisi feshi yetkisi
tanınmadı. Ki kurucu iradeyle bu cumhuriyeti ortaya çıkarmış,
o meclisdeki her türlü mevkiyi ve görevi sırtlamış bir kişiye
dahi tanınmayan yetki bugün laik ve demokrat olmayan cumhuriyete
karşı olduğu icraatlarıyla ortada olan bir kişiye meclisi feshi
yetkisi tanınıyor. Bu meclisi feshi yetkisi değil, cumhuriyeti
ortadan kaldırma yetkisidir. Bu çok nettir, bunu başka bir şekilde
tanımlamak mümkün değil.
AKP meclisin
yetki ve görevlerini ortadan kaldırıyor. Denetimsiz bir ortam
hazırlıyor.
Ve öte yandan yine tartışıyoruz cumhurbaşkanlığı
kararnamelerinin, OHAL dönemindekiler yine anayasa yargısını
yine denetim dışında bırakılıyor. Cumhurbaşkanı kendi
bakanlarını oluşturuyor, kendi yardımcılarını atıyor ve
bunlar tamamen meclisin denetimi dışında gerçekleşiyor. Yani
bugün kü hükümeti düşünün, bugün bakanların meclisde hesap
vermesi gibi bir çok boyut hükümeti, yürütmeyi, tek adamı ve
otoriteyi, iktidarı denetleyecek meclisin yetki ve görevleri
ortadan kaldırılıyor. Böyle bir tabloda başkanlık diyorsak
olabildiğince yasama denetimi, olabildiğince yargı denetimi
gerekmektedir. Dünyada böyledir. Peki neden ısrarla, olabildiğince
yasama ve yargı denetiminden kaçılıyor. Veremeyeceği bir hesap
yoksa neden kaçırılıyor. Ki şuan kendi çoğunlukta olduğu bir
meclis var yargı var. Kendi yapılandırdığı yargıdan, kendi
çoğunlukta olduğu meclisten kaçıyor. Amaç demokrasi mi, amaç
hukuk mu? Ki hukuğu herşeyiyle kendisi yarattı.
AKP
Cumhuriyeti çöpe atıyor.
Yukarıda da belirttiğim gibi yargıtayı ve danıştayı
sıfırlaması demek, bütün temel yasaları yeniden yapması demek
öte yandan 80 yıl Türkiye'de yargı boşa çalışmış demektir.
Yargı demek içtihat kültürü demektir. Her ülkenin yüksek
mahkemeleri içtihatlarını ortaya koyar. O içtihatlar
değiştirilene kadar, bunun anlamı yasaların yorumlanmasıdır.
Yasaları çıkarma, yasaları, yargı organları, yorumları bu
içtihatlarla olur. Bütün temel yasalar çöpe atılınca 80 yıl
boyunca cumhuriyet yargısının yaptığı o yorumlar çöpe atıldı.
Yani cumhuriyet hukuku da çöpe atıldı.
Yapılmak
istenen BAŞKANLIK değil SULTANLIKTIR.
Bu ne kadar üzücü ki yüksek yargıdan bile ses çıkmadı. Ve
bugün AKP kendi yüksek yargısını kurdu, kendi temel yasalarını
kurdu ve her istediği olayda hangi kararı istiyorsa o karar öyle
çıkıyor. Bakınız geçmişte OHAL dönemlerinde çıkan KHK'lar
anayasa mahkemesi, ben adına değil içine bakarım deyip iptal
ediyordu ama şimdi adına OHAL KHK'sı deniliyor içinde herşey var
ve iktidar ne istiyorsa anayasa mahkemesi ona karar veriyor. O zaman
yargıya ne gerek var. Yargı bu duruma gelmişken böyle bir yargı,
adı başkan yapılmış kişiden hesap mı sorabilecek. Ve daha
ötesi bakın aslında yapılmak istenen başkanlık değildir,
yapılmak istenen sultanlıktır. Hatta sultanlığında ötesindedir.
Anayasa
değişikliği ERDOĞAN'ın hesap vermekten kurtulma girişimidir.
Bir dikta rejimi
yaratmayı
anayasaya taşıyor.
Çünkü
meşrutiyeti hatırlayalım, Padişahın pek çok yetkisi kanuniye
esasiyeye geçmisti, Orada yine meclisin kullandığı belli yetki ve
görevleri vardı. Şimdi çok tehlikeli bir tablo yaratılıyor.
Cumhuriyet anayasalarına bakalım, 1924, 1961 anayasaları, darbe
anayasası denilen 1982 anayasasına bakalım şimdi bakanları,
cumhurbaşkanını kim yargılıyor sözde yüce divan. Bu anayasa
ile getirilmek istenen tam bir dikta tam bir keyfilik, tam bir
sorumsuzluk, tam bir tek adamlık, tam bir otoriter rejimdir. Kendi
yaptıklarını, kendi hukuk dışılıklarını. Kendi suçlarını
bilen iktidar ne yaparsa yapsın hiç bir konuda hesap vermeyeceği
bir yapı, kendini tamamen yargının dışında tutabileceği bir
yapı ortaya çıkartıp hesap vermekten kurtulma girişimidir. Yani
laikliğe karşı olduğu belli olmasına rağmen bugün açıkça
teoritik olduğunu ifade ediyor ama, demokrasi karşıtı açık
olmasına rağmen bunu yazamıyor. Cumhuriyetin laikliğin
niteliklerinin içini boşaltmış bunu suç oluşturabilecek bir
şekilde boşaltmış kimse kendisinden hesap sormasın diye tamamen
yargılanmayacağı, soruşturulmayacağı, kendisinden hesap
sorulmayacağı tam bir dikta rejimi yaratmayı anayasaya taşıyor.
Bunun adına BAŞKANLIK
konulmuş.
Meclisde namusu
ve şerefi üzerine yemin edenler anayasayı yok ediyor.
Neden
bu kadar açık ve net konuşuyorum. Anayasanın
pekçok maddesine bakabiliriz ama bir kere iki noktada bunu çok net
söyleyebiliriz. Anyasanın değişmez maddeleri var, anayasanın
değişmez maddelerine göre her milletvekili göreve başlarken
anayasaya bağlılık yemini ediyor. Diyorlar ki ben bu anayasaya
bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ediyorum.
Bunu bakanıda, cumhurbaşkanıda ediyor. Ayrıca anayasanın ilk 4
maddesinde deniliyor ki, anayasanın ilk 4 maddesi nin
değiştirilemeyeceğini söylüyor. Yani meclis dahi evet anayasayı
değiştirebilir ama meclisin bile bağlı olduğu değiştiremeyeceği
anayasa hükümleri vardır. Tarih kurucu bir meclis bağlı olduğu
anayasanın her maddesini değiştirelemeyecek maddelerini asla ve
asla tartışma ve görüşme konusu edemez.
Asıl hedef
Cumhuriyet'tir.
Bugün bakalım anayasanın başlangıç hükümlerinde cumhuriyetin
değerlerine çok açıkca atıf yapılıyor, ifade ediliyor.
Cumhuriyetin kurucu değerleri söz konusu ediliyor. Ve cumhuriyetin
bu değerlerinin anayasanın 2. maddesinde cumhuriyetin nitelikleri
arasında sayılıp asla değiştirilemeyeceği söz konusu ediliyor.
Tek adam algısı altında yaratılan bu başkanlık yasama, yürütme,
yargı arasındaki dengeyi bozuyor. Cumhurbaşkanı yasamaya ait bir
çok yetkiyi kullanıyor. Cumhurbaşkanı KHK'sı adı altında adeta
kanun çıkartıyor. Yasama yetkisinin yasa yapma görevi bölünüyor,
bir kısmı Cumhurbaşkanına veriliyor. Yargı üzerinde bir başkana
hiç bir yetki verilmeyecekken, yargı üzerinde bir çok görev
başkana yükleniyor. Hani yasama, yargı, yürütme arasında
üstünlük söz konusu olmayacaktı. Anayasanın başlangıçı bunu
diyor, kurumlar çalışmalı diyor.
Anayasanın
değiştirilme teklifi meclise dahi getirilemez. Görev muhalefet
partilerine düşüyor.
Cumhurbaşkanının
kendisine yüklenen görevlerine bakarsak, anayasanın
başlangıçındaki o temsili Cumhurbaşkanı fotografıyla ne
derecede bağdaşıyor. Dolayısıyla bir kere meclis böyle bir
anayasayı tartışma ve değiştirme konusu yapamaz, meclisin
gündemine getirilemez. Bu yapılmak istenen cumhuriyet değerleriyle
çatışan bir durumdur bu çok açıktır. Getirilirse burada
iktidar partisi geri dönmüyorsa burada görev muhalefete düşüyor.
Bu noktada çok net bir şekilde MUHALEFETİN
duruşunu ortaya koyması gerekiyor.
Anayasa rüşvetle
çıkartılıyor. Muhalefete rüşvet veriliyor. Anayasa değişikliği
karşısında MHP'nin tutumu.
Bu duruş nasıl ortaya konulur. İktidar süreci iyi kullanmak adına
kendisi yönünden her türlü hazırlığı yapmış. Muhalefeti
etkisi altında tutabilmek için anayasadan muhalefetten destek
alabilmek için her türlü hükmü getirmiş. Bakınız bugün
Türkiye'de ceşitli anketler yapılıyor. Bu anketlerde şunu
görüyoruz. Bugün erken bir seçim kararı alınsa MHP'nin barajı
geçemeyeceğini ve meclisin dışında kalacağı görülüyor. Peki
anayasada ne yapılmış derseniz. Anayasa rüşvetle çıkartılıyor.
Ananayasaya öyle bir hüküm konulmuş ki, milletvekillerine
milletvekilliğine devam etme rüşveti veriliyor adeta. Yani
deniliyor ki, ilk kez bir anayasaya seçim tarihi konuluyor.
Anayasada bundan sonraki seçimlerin 3 Kasım 2019 da yapılacağı
geçici 21. maddeye konuluyor. Yani deniliyor ki bakın ben bugün
mecliste çoğunluğa sahipmiyim sahibim, bakın ben bugün bir erken
seçim kararı alırsam, sen boyunun ölçüsünü alırsın
meclisin dışında kalırsın. Milletvekilliğini kaybedersin. Ama
sen bana destek olursan anayasada bana oy verirsen ben sana anayasal
güvence veriyorum ve seçimi 3 Kasım 2019 da yapılacağını
tahahüt ediyorum.Sen bana destek ver ben seni 3 Kasım 2019
seçilerine kadar seni milletvekili olarak mecliste tutayım diyor.
Bu
anayasaya konuluyor, hiç bir milletvekiliyle toplantı yapmayan AKP
316 milletvekilinin imzasıyla bu metni meclise sunduğuna göre bu
yapı mecliste kendi içinde bu şekilde geçecek. MHP'den kaç tane
tepki çıkarsa, MHP bu tahahütü alarak seçime gidiyor aksi halde
silinecek bir parti olduğunu biliyor. MHP de kopmalar yaşanabilir
ama bu anayasa meclisten 330 desteğini alır. AKP'nin 316
milletvekili var geriye kalıyor 14 milletvekili. MHP'nin 41
milletvekili var buradan çok rahat 14 milletvekili çıkacaktır.
Anayasaya açıkca tahahüt konuluyor, milletvekillerine rüşvet
veriliyor.
Anayasa
değişikliği karşısında HDP'nin tutumu.
HDP milletvekilleri tutuklanınca HDP meclisten çekildi. Meclisten
çekilen HDP bir anda anayasa teklifi ortaya çıkınca meclise geri
dönüyorum dedi. Şimdi bugün meclise dönen HDP bir şaibe
altındadır. Neden bir şaibe altındadır? Çünkü seçime 2019'da
giderse dışarda olan HDP'li vekillerde milletvekili statüsünde
kalacak. Erken bir seçim durumunda HDP durumu MHP den çokta farklı
olmayacak bir görüntüde. Öte yandan acaba halk oylaması
yapılınca bu tutuklamaların yapılması halk oylamasından serbest
bırakılmasının yani mecliste kalmanın bir ifadesimidir. Bu
süreçte özellikle belli tutuklamaların yapılması ister istemez
bu soruları ortaya çıkarıyor. Meclise tavır koyarak çıkan bir
HDP hiç bir açıklama yapmadan geriye dönmesinin bir anlamı
olmalı. Fakat bu anlamı ortaya koymuyor.
AKP oy
çekebilecek her maddeye el atıyor.
Bu tabloda içeriği ne olursa olsun, bu şekilde yasama organından
geçen anayasa, anayasa mahkemesine giderse mevcut sitemin
degiştirilemez maddelerine aykırıdır bu yapılanlar. Toplumsal
desteği almak için seçme ve seçilme yaşını 18'e indirdim
diyor, liberal rüzgarları arkasına alabilmek için askeri yargıyı
kaldırdım diyor, Oysa bunların onunla ne ilgisi var. AKP
anayasada kendi başkanlığı için oy çekebilecek her maddeye el
atıyor. Geçici maddeyle MHP ve HDP'ye çengel atıyor.
AKP kendi
içindeki Cemaatçileride köşeye sıkıştırıyor.
Meclisten geçirebilmek için ve o geçici maddeyle bugün cemaati
soruşturuyorum diyerek AKP nasıl bir cemaat soruşturması ki nasıl
bir bağımsız yargı ki bir tane dahi iktidar milletvekillerini
veya bakanını alıp yargı önüne çıkartamıyor. Buradan şunu
anlıyoruz seçim 2019'da demekle, içinde ki Fetö'cülere şunu
diyor. Benden çekinmeyin,yanımda duru, yanımda durursanız bu
yargı ben istemediğim müddetçe sizden hesap sormaz. O halde siz
benim yanımda durursanız destek olursanız destek verirseniz seçim
3 Kasım 2019 da alın size anayasal tahahüt. O halde siz bana
destek olursanız bende sizi mecliste tutarım milletvekilliğine
devam edersiniz. Artı cemaatçi olsun olmasın herkese boyunun
ölçüsünü gösteriyorum, isterseniz sizede aynısını yaparım.
AKP'yi
durduracak hiç bir güç yok.
Şimdi bu durumda 330'da bir kopma yaşanmadan bu teklif meclisten
geçerek halk oylamasına gidecek. Bu metin meclisten geçtiğinde
evet anayasa mahkemesine anayasa değişiklikleri şekil yönünden
yani anayasal meclisin yetkisi olmayan bir konuda meclis anayasayı
değiştirirse anayasa mahkemesi bunu iptal edebilir. CHP böyle bir
dava açsa anayasa mahkemesi bunu iptal edecek mi? Tamamen AKP'ye
göre dizayn edilmiş anayasa mahkemesinde kadrolar AKP'nin elinde.
AKP daha önce bunun provasını yaptı. Peki nerede yaptı. Daha
önce anayasayla çatışan KHK'ları iptal eden anayasa mahkemesi
AKP söz konusu olduğunda o çatışan KHK'larda ben altına bakarım
diyerek incelemek için KHK'ların tek bir cümlesini dahi söz
konusu etmedi.
AKP Anayasa
mahkemelerini kaldırıyor.
O
anayasa mahkemesi oturup şunu düşünmedi, İçinde KHK yazanlar
anayasa mahkemesince kaldırılmış veya OHAL süresince anayasa
mahkemesi görev yapamaz dese bile o zaman anayasa mahkemesi
kendisinin askıya alınmış olması gibi bir durum ortaya
çıkıyordu. Buna dahi izin veren sorgulamayan bir anyasa mahkemesi
iktidar karşısında böyle bir anayasa değişikliği karşısında
engellemeyeceğini çok açık bir şekilde ortaya koydu. Öte
yandan bugün bir bakan bir cumhurbaşkanı görevi ile ilgili bir
konuda yüce divanda yargılanır. Mecliste ancak bir karar
alırsanız, bakanın yada cumhurbaşkanını yüce divana
gönderirsiniz. Yüce divana göndermeden tutuklayamazsınız. Bir
anayasa mahkemesi üyesini soruşturabilmek için anayasa mahkemesi
kararı gerekiyor. AKP şu provayı çok net yapıp ortaya koydu.
Anayasa mahkemesi kuruluş kanununda diyor ki anayasa mahkemeleri
üyeleri anayasa mahkemesi kararıyla soruşturulur ve yüce divanda
yargılanır. Şimdi OHAL ilan edilince ister Fetö'cü ister neci
olursa olsun ortada bir anayasa mahkemesi kararı yok.
Anayasa mahkemesi üyesi Fetö'cü diye tutuklanıp içeriye atıldı.
Şimdi bunun anlamı şudur, çıkacak anayasa değişikliğinde
iktidara karşı bir işlemde anayasa mahkemesi ben bu sürece karşı
çıkıyorum demedi. Anayasa mahkemesi oturdu bende böyle
düşünüyorum diyerek o üyeleri ihraç etti. Ya benim kanunuma
göre ben böyle bir karar almadım ki onlar soruşturulsun demedi.
Dolayısıyla böyle bir anayasa değişirse buna karşı olacak bir
anayasa mahkemesi de olmayacak. Konu halka gidecek.
Anayasa
değişikliği halka taşınacak.
1982 de darbe iradesinin sunduğu anayasaya %90 oy veren, bu tabloya
baskıcı bir güçle gidilmeyen demokratik ortamlarda oylarsanız
sorun yok. Anayasa oylamaları toplumlarda sorunların bittiği,
demokrasinin en ileri derecede yaşandığı bir tabloda olabilir.
Böyle bir ortamda yapılmazsa, işte 1982'de o anayasa %90'la nasıl
kabul edildiyse şimdiki de aynen bu şekilde kabul edilecek. Çünkü
iktidarı ele geçiren darbe gücü en baskıcı güçtür. Hiç
kimse o darbeci gücün karşısında herhangi birşeyi tartışamadı.
Yapılanın demokrat bir anayasa olduğu anlamına gelmedi. %90 yani
o darbeciler içi boşaltılmış bir cumhuriyeti ortaya koydular,
özgürlükler yoluyla, yargı yoluyla. Ama bugün iktidar diyor ki
ben 12 Eylül'le hesaplaşıyorum. Zaten ana
Laik olmayan bir iradeye herşey teslim ediliyor ve denetim ortadan
kaldırılıyor. Ve kaç yıl boyunca teslim ediliyor, 5 yıl, 5yıl
deniliyor, lakin öyle tehlikeli tuzaklar kurulmuş ki bu sürecin
sonucu tam bir sultanlıktır. Ve 12 Eylül'ü eleştiren 12 Eylül'e
karşı çıkan iktidar 12 Eylül'ü aratmıyor. Bugün bir bakanı,
bir başbakanı, bir cumhurbaşkanını mahkemeye sevk ederseniz
bakanlığı düşer, başbakanı sevk ederseniz hükümet düşer,
cumhurbaşkanını sevk ederseniz cumhurbaşkanlığı görevi düşer.
Ne yapılmış, bu düzenlemeyle bakan ve başbakan bambaşka
sıfatlarla karşımıza çıkıyor. Anayasa mahkemesini bütünüyle
cumhurbaşkanı oluşturuyor. Deniyor ki cumhurbaşkanı şuan sevk
edilmekle düşer ama deniliyor ki cumhurbaşkanı muhakemet kararı
verilmekle düşer diyorlar. Yani anayasa mahkemesinin altını
üstünü getiririyorlar bütün mahkemeyi değiştiriyorlar. Aynı
şeyyasa 17 kez değişmiş. Özgürlükler ile ilgili bir çok
maddede değişiklikler ortadan kalkmış. Kalan maddelere
bakıyorsunuz iktidar sorunlu olan özgürlükler ile ilgili olan
maddelere dokunmuyor, kendi kullanacağı maddelere dokunuyor.
BAŞKANLIK adı
altında sunulan yapı ile cumhuriyetin hertürlü nitelikleri
ortadan kaldırılıyor.
Ve
bakınız bunun için nasıl bir iklim atmosfer hazırladı. Şuan
Türküye'de kim ağzını açarsa içeriye giden bir atmosfer var.
Aynı 12 Eylül'de ki gibi. Bugün kü tabloda serbestce herşeyi
tartışabileceğiniz bir ortam yok. Böyle bir ortam olmadığı
için, laikliği, demokrasiyi, cumhuriyeti halk oylamasına
sunarsanız kaybederiz, cumhuriyet kaybeder. Bu isimler sunulmuyor
ama BAŞKANLIK
adı altında sunulan yapı ile cumhuriyetin hertürlü nitelikleri
ortadan kaldırılıyor.
Anayasa
değişikliği tehikeli tuzakları beraberinde getiriyor.
bakanlar içinde söyleniyor. 17 – 25 Aralık'ta her türlü
numarayı yapıp yüce divana sevk edilen bakanları hatırlayın.
Şimdi yüce divana sevk edilen bakan bakanlık yapmaya devam edecek
sevk edilecek fakat bakanlığı düşmeyecek. Peki ne zaman düşecek
mahkum olunca. Şimdi bakın diğer kamu görevlilerine göre farklı
bir konu, yargı bağımsızlığı boyutuyla bakarsak farklı.
Neden farklı, şimdi diğer bakanlıklarda görev yapan kamu
görevlileri mahkum olunca görevlerinden alınırlar fakat yargı
bağımsızlığı ve güçler dengesi dediğiniz zaman yargının
bağımsızlık ve tarafsızlıkla görev yapabilmesi için yargının
hiç bir şekilde şaibe altında kalmaması için cumhuriyet tarihi
ve gelenekleri, her yerde yargılanan bakan ve başbakanın,
cumhurbaşkanının bu sıfatlarının sona ermesi gerekir. Şimdi
ilkez böyle bir hüküm ortadan kaldırılacak. Bir yandan bakan
yargılanacak diğer taraftan cumhurbaşkanı yargılanacak fakat
öbür tarafta o anayasa mahkemesini oluşturan onlar yargılama
bitene kadar görevine devam edebilecek. Bu mümkün müdür?
TBMM'yi ortadan
kaldırıyorlar. Cumhuriyetin bütün değerleri ortadan
kaldırılıyor.
Şuan
Türkiye'de 1920 öncesine giden Cumhuriyeti, demokrasiyi kurucu
TBMM'yi ortadan kaldıran bu yapı BAŞKANLIK
adı altında bize sunuluyor. Aynı 2008'de laik ve demokrasiye
aykırı denmişti ya, işte o laik cumhuriyete, demokratik
cumhuriyete aykırı olan o yapı, yani her darbe nasıl kendi
darbesini yapıyorsa, laikliğe aykırı cumhuriyetin niteliklerine
aykırı bu yapı, meclisi hedef alan ve kurucu değerlerini hedef
alan bu yapı adı altında başkanlık bile olmayan kendi
anayasasını çıkartıyor. Bu sultanlığın bile ötesinde
cumhuriyetin bütün değerlerini kaldıran herşeyi kendisine göre
yapılandıran bir anayasadır. Şuan ki anayasa iktidarı
engelliyor mu? Türkiye ve cumhuriyetin nitelikleri kayıt üzerinde
kaldı. İktidar buna bile evet demiyor. Çünkü kendisi ağzıyla
söylüyor, ben fiili durumda anayasanın bana verdiği yetkileri
fazlasıyla kullanıyorum. Ceza yasalarında her ülke de olduğu
gibi Türkiye'de de bir suç var. O suçta anayasayı ihlal suçudur.
Anayasa kime hangi görevleri tanımışsa herkes o görevler içinde
hareket etme durumundadır. Ama bugün bu kişi bakanlıkları
katlayan görevleri, anayasayı taşan bir cumhurbaşkanı, bir
başbakının bile sahip olmadığı normal bir hukuk devletinde
anayasayı ihlalden yargılanacak bir konumda iken kendini o
şekilde sorumsuz kılacak bir anayasa değişikliğini BAŞKANLIK
adı altında Türkiye'nin gündemine taşıyor.
Mevcut sorunları
çözmekten uzak bir sistemle karşı karşıyayız.
Türkiyenin gündemi bambaşka iken Türkiyenin gündemi içine
düşürüldüğü ortadoğuda ki sorunlardan, mevcut coğrafyada
yaşadığı bu sorunlardan kurtulmak için, iktidar kendi
iktidarlığını devam ettirmek adına, hukuğu, demokrasiyi kendine
göre tanımlıyor. Cumhuriyet sadece adı üzerinde var ediliyor.
Amaç bir parti iktidarı, tek parti devleti yaratmak istenmektedir.
Muhalefet çok
geç olmadan mecliste durarak bu tehlikeyi engelleyemeyeceğinin
farkına varmalı. CHP TBMM'den çekilmeli.
Buna karşı yapacağımız mevcut muhalefet partilerinin süreçte
mecliste kalarak muhalefet etmesiyle engellenecek bir tablo
olmadığını çok net bir şekilde karşı duruş sergilenmesi
gerekiyor. Burada mecliste en çok sandalyeye sahip olan muhalefet
anlamında CHP olduğuna göre CHP TBMM'den anayasa komisyonunda
dahil olmak üzere komisyon ve anayasa çalışmalarından çekilmeyi
gündemine alması gerekiyor. Bunun için CHP ile 15 Temmuz'u
yaşadık, Yenikapıda 15 Temmuz'u yaratan iktidara destek verdi. Ve
o süreçte Fetö adı altında iktidar darbesiyle iktidar hukuğun,
demokrasinin gücünü kullanıp cumhuriyete el birliği ile
saldırırken, şimdi iktidar kendi yaptığı darbeyle yine
cumhuriyete saldırıyor. Amam muhalefete sorarsanız bütün
muhalefet ben Fetö ile mücadeleye destek veriyorum gibi gidip
AKP'nin yanında konumlanan bir muhalefettir. Burada yine benzer bir
tabloyla karşı karşıya kalıyoruz. Bakın dün Kayseri'de ortaya
çıkan patlamalarla bu yıl içinde beşyüze yakın canımızı
kaybettik. Ciddi bir önlem alınmazsa öldürülmeye devam
edileceğiz.
CHP etkin bir
siyaset yapamıyor. CHP artık halkın arasında olmalı.
Bu
tabloyu yaratan yine bu iktidar, bu terörü yaratan yine bu
iktidardır. Ama muhalefet diyor ki biz iktidara terörle mücadele
için yanındayız. Şimdi aynı şekilde biz iktidara karşıyız
veya yanındayız diyerek, süreçte karar verici olarak muhalefette
genel başkana ve PM'ye sözü bıraktığımızda, iktidar
karşısında etkin bir siyaset yapılmadığı ortadadır. O halde
konu Türkiye'nin yarınlarıdır ve asla geri dönüşü olmayan
bir süreç olduğu için bu süreçten çıkışın yolu sistemde en
etkili yapılanma olan parti yapılanmaları, dolayısıyla ana
muhalefet partisidir. Lakin şuana kadar ana muhalefet partisi sadece
söylem sadece söylem partisidir. CHP nin ayağa kalkması
gerekmektedir. Artık söylem değil eylem zamanıdır. Bunun için
eylem zamanı derken, halkla beraber olunduğunda, halka gerçekler
anlatıldığında halk o duyarlılığa sahip. Ülkenin neresine
gidilirse gidilsin halk çıkış yapacağı bir mücadele ortamı
bekliyor. Ve bu iradesini ortaya koyuyor.
Halk yanında
duracak bir muhalefet istiyor.
Çok yakın bir zamanda bir cinsel istismar yasası gibi
tecavüzcüsüyle evlendirilmesi şeklinde akla ve mantığa aykırı
garip bir yasa Türkiye'nin gündemine oturdu. Halkımızın
gösterdiği duyarlılık ve tepki karşısında yasada geri adım
atıldı. Bunun gibi daha pek çok olaylar yaşandı. Lakin muhalefet
partileri halkın içine çıkamıyor, çıkmak istemiyor. Halkın
içine çıkılabilse, halkla beraber olunup halk ile o mücadeleleri
yapabilse iktidar o adımları atamayacaktır. İktidarın
pervasızlığı , iktidarda kaldıkça artmaya devam etmektedir.
Bugün 2002 de iktidara gelen AKP'ye bakın, şimdi ki AKP'ye
bakalım. Attığı her adımda daha çok pervasızlaşan bir iktidar
ve her adımda muhalefetin sadece eleştirip geçiştirdiğini gören
AKP muhalefeti ciddiye almamaktadır. Muhalefeti kendisine muhalefet
olarak görmemektedir. Muhalefeti muhalefet olarak görmeyen bir
iktidar ile karşı karşıyayız. İktidar bu gücünü
muhalefetteki bu yapıdan almaktadır. İktidar bu gücünü
muhalefetin dağınıklığından almaktadır. Muhalefetin iktidara
bu gücü vermek yerine, muhalefet olarak bu anlayışımızdan
vazgeçip net bir duruş sergilemek zorundadır.
CHP de zaman
kaybedilmeden kurultaya gidilmelidir.
CHP yönetimi bu zamana kadar iktidarın attığı adımlardan
sorumludur. Bu adımlar Türkiye'nin yarınlarını
ilgilendirmektedir. Buna rağmen CHP kurultayı sadece seçimden
seçime çalışılmış veya seçim için çalışılmış gibi.
Böyle bir yapı ve anlayışı ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin
yarınları için, Türkiye'yi kuran, Türkiye'nin kurucu partisi
CHP' kurultayıda konuşulabilmelidir. Vakit söylem siyasetinden
uzaklaşıp eylem siyasetine başlama vaktidir.
Bilgi'de Buluşma Platformunun 18.12.2016 tarihinde Almanya'nın
Kampt-Lintorf şehrinde Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun katılımıyla
gerçekleştirdiği ''ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE BAŞKANLIK'
konferansı.