19 Kasım 2017 Pazar

Ermeni Terörü ve Türk Diplomatlarına Yönelik Cinayetler 1

Ermeni Terörü ve Türk Diplomatlarına Yönelik Cinayetler
Enver Ergun Cinayeti
Soykırım yerine Büyük Felaket aldatmacası;

      Adına ne derseniz deyin, ister bilgi eksikliği, ister satılmışlık, isterseniz ihanet. Hepimizin hatırlayacağı gibi bir grup aydınımız (Prof. Ahmet İnsel, Prof. Baskın Oran, Dr.Cengiz Aktar ve gazeteci yazar Ali Bayramoğlu önderliğinde) Aralık 2008'de 1915 tehcir olaylarını 'Büyük Felaket' adı altında özür dileme kampanyası gerçekleştirdiler. Ne var bunda diyebilirsiniz. Bu aydın grubunun Ermeni Soykırımı yerine Büyük Felaket adını kullanmaları sizce tesadüf mü? Hayır değil zaten söz konusu işin mimarları takip edildiğinde bu cümlenin bilinçli bir şekilde kullandıklarını çok net anlayabilirsiniz. Soykırım savucularının 1915 olayları için geliştirdikleri ortak bir dildir 'Büyük Felaket'. Ermeniler 1915 olayları için kullandıkları 'medz yeğem' kelimesinin anlamıdır Büyük Felaket. Soykırım, kelime itibariyle itici ve insanları ürkütmek için yeterli bir kelime. Bu imza kampanyasında da soykırım kelimesinden kaçınılmış kulağa daha masum gelen fakat bu kesimi savunanlar için soykırım anlamı taşıyan Büyük Felaket kelimesini kullanmıştır. Sırf bunlar mı bu kelimeyi terci edenler. Hayır değil, küreselleşen dünyada pek çok ülkede Türkiye ile siyasi ve ticari ilişkilerinin bozulmaması, geniş kitlelerin tepkisini çekmemek için soykırım yerine Büyük Felaket'i kullanmaktadır. Bunun en iyi örnekleri 1915 olayları için Obama'nın ardından Trump'un da Büyük Felaket terimini kullanmasıdır. Bu terim Türk halkını kandırmaya yönelik bir kelime oyudur. Soykırım savunucularının soykırım adı altında başaramadıkları desteği bu terim altında daha rahat başardıkları gerçeğidir. Yani Büyük Felaket terimi türk halkına ve Türkiye'ye kurulmuş bir tuzaktır. Bunun farkına varmayarak Büyük Felaketi desteklersek soykırım gerçeği tarafımızca destek bulacak ve kabul edilmiş olacaktır. Oynanan bu kelime oyununa karşı uyanık olmalıyız.

Hepimiz ermeniyiz ve soykırım pankartı arkasından yürüyen milletvekilleri;

       Bu kampanyanın devamında bilindiği gibi Hrant Dink'in cinayetinden sonra herkes Hepimiz Ermeniyiz sloganıyla caddelere döküldü. Soykırım pankartlarının arkasından CHP milletvekilleri yürüdü. (O dönem CHP genel başkan yardımcıları Şafak Pavey ve Sezgin Tanrıkulu, CHP milletvekili Umut Oran, CHP İstanbul Milletvekilleri Süleyman Çelebi ve Kadir Gökmen Öğüt, Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün, İzmir milletvekilleri Mustafa Moroğlu ve Alaattin Yüksel'di)

       Hatırlarsanız Ermeni Diasporasına destek devletin başından da geldi. Ermeni diasporası, Erdoğan'ın 2014'de 24 Nisan olayları için yayınladığı taziye mesajını bir nevi özür olarak kabul etti. Dünya, Türkiye devletinin bu asılsız suçlamalar karşısında taziye mesajı sunması diasporaya büyük bir ödün koz verdiği görüşünde hemfikir.

Ermenilere verilen neden Türklere verilmiyor;

Ülkemizde Ermeni soykırımına destek verenler ne yazık ki Ermenilerin Türklere karşı uyguladıkları katliamlara sessiz kalıyorlar. Neden Ermenistan politikacıları ve aydınları ortak bildiri hazırlayarak bizlere uyguladıkları katliamlar için özürdileme nezaketi göstermiyor. Asala Terör örgütlerinin acımasızca katlettiği diplomatlarımız için bir anma, bir kınama bir özür kampanyası neden göremiyoruz. Amaç barışmak değil mi neden ortak adımlar atılmıyor. Yapılan tek şey Türkler Soykırım yaptı. Tek taraflı yaptığınız bu kampayalarla çözüme destek sunmak yerine taraf oluşunuzu belirtiyor ve sorunun çözümü için çaba sarfetmiyorsunuz. Sorunun çözümden uzaklaştırıyorsunuz.

Türk diplomatlara karşı işlenen cinayetlere kayıtsız kalmak;

      Yıl 19 Kasım 1984 yani bundan 33 yıl önce bugün, Viyana'da Türkiye'nin BM temsilciliğinde görevli Enver Ergun, aracında başından üç kurşunla vurularak öldürüldü. Cinayeti Ermeni Devrimci Ordusu adlı örgüt üstlendi. Örgüt cinayet sonrası saldırıları devam edeceği açıklamasını yaptı. Viyana'nın göbeğinde güpegündüz işlenen bu hunharca cinayet sonrasında katil kaçtı. Üstelik Enver Ergun birleşmiş milletler görevlisi. Ergun'ün öldürülmesi ile Ermeni terörüne Viyana'da verdiğimiz üçüncü şehidimiz. Viyana Büyükelçimiz Daniş Tunalıgil 22 Ekim 1975'de silahlı saldırı sonrasında, Viyana Büyükelçiliği Çalışma Ateşimiz olan Erdoğan Özen 201 Haziran 1984 bombalı saldırı sonucu öldürüldü.

      Birileri özür dileme, hepimiz Ermeniyiz sloganı atmaya, Ermeni soykırımı pankartı arkasında yürümeye ve taziyeler sunma telaşı içindeler. Ama hiç biri Ermeni teröristlerince öldürülen diplomatları gündeme getirmiyor. Bizim acılarımız sahipsiz bırakılırken Emperyalizm elinde oyuncak gibi oynadığı ve gerçeklerden saptırılan bu acıları sahiplenmek ne kadar doğru. Bizler ne kadar kolay uzaklaştırılmışız gerçek kimliğimizden ve özümüzden. Bizler tam anlamıyla ne zaman vatansever olacağız.

      Enver Ergun, Ermeni terörüne kurban verdiğimiz diplomat şehitlerimizden sadece biridir. Merhum Ergun'un ve diğer şehit diplomatlarımızın hep hatırlanması ve unutulmamaları dileğiyle.

19 Kasım 2017 Heidelberg
Halil Fehmi Dağ

















18 Kasım 2017 Cumartesi

Kılıçdaroğlu, Dava Adamları ve Yüzyılın İtirafı 1

Yukarıdaki metin Kasım 2016 tarihli ve o günden bu zamana kadar sanal alemde paylaşım rekorları kırıyor. Bu metni doğru okuyup doğru algılayıp doğru anlayabildiniz mi? Kılıçdaroğlu  dava adamı istiyor ve her ne kadar  Atatürk düşmanı, Fetöcüsü, Soykırım savunucusu, Pkk'lısı, CIA ajanı varsa ve  dertleri sadece koltuk kapmak olan sözde CHP'liler hiç çekinmeden bu paylaşımı yapabiliyor. Kimbilir belki bu şekilde kendilerinin dava adamı olduklarını kanıtlamak, göstermek istiyorlar.

Duyduk duymadık demeyin, Kılıçdaroğlu Kasım 2016 tarihli bilidirimi ile dava adamı arıyor. Taraftarları yeni bir keşif yapılmış gibi hayranlık içinde.  Siyasete yeni girmiş bir siyasetçi gibi. Sanki daha önve siyaset dünyasında hiç yer almamış. Hataları hiç olmamış, tertemiz ve umut vaadedici bir lider. Oysa 22 Mayıs 2010 tarihinden itibaren CHP Genel Başkanı. Bildiride yakındığı sorunların baş mimarı Kılıçdaroğlu'nun taa kendisi. Başka kimse değil.  Eğer bu sorunların mimarı başkaları ise genel başkanlık koltuğunu 6 yıl boyunca neden işgal etti. 

Duyduk duymadık demeyin, Kılıçdaroğlu Kasım 2016 tarihli bildirimi ile dava adamı arıyor. İşin şakası yok. İş ciddi. Boşu boşuna alkışlamaktan vazgeçin. Ortada büyük bir başarısızlık var. Bu bildiri yok olmuş ve bitme aşamasına gelmiş  bir CHP'yi anlatıyor. Olağanüstü bulduğunuz bu bildirimin arka görüntüsü bu. Sadece söylem ustalığı kullanılarak ortaya sorgulamayan  seçmeni kandırmaya yönelik bu metin çıkmış. Dikkatlice okuduğunuzda 6 yıl genel başkanlığı yapmış Kılıçdaroğlu'nun başarısızlığı çıkıyor ortaya. Aman dikkat Kılıçdaroğluna toz kondurtmayanlar iyi okuyun bu yazıyı ve doğru analiz edin. Oysa hepimizin derdi AKP'yi yenmek ve iktidarı ele geçirmek değilmi? Türkiye'yi sorunsuz ve yaşanabilir bir ülke yapmak değil mi? Yoksa sizlerin ülke  için planlarınız farklı mı?

Duyduk duymadık demeyin, Kılıçdaroğlu Kasım 2016 tarihli bilidirimi ile dava adamı arıyor. Atatürk bizlere emanet ettiği  iki emanetten biri olan CHP can çekişiyor. Belkide son nefesini veriyor. Ve bizler farkında değiliz. Zira 2019 seçimleri CHP'nin ölüm yılı olabilir mi? Hadi canım sende demeyin. Durum gerçekten vahim. Bakın Kılıçdaroğlu bu bidiride itiraf ediyor. CHP'de herkesin derdi 'Bana ne olacak' derdiymiş. Yani kimsenin vatanı veya CHP'yi düşündüğü yok. Kuzu can derdinde kasap et derdide. Emperyalizm ise Türkiyeyi bölüp, parçalamak ve yutmak  derdinde. CHP'nin tüzüğüne, programına uyan yok. Herkes nasıl belediye başkanı, millet vekili olurum derdinde. Sizler hala Kılıçdaroğluna laf söyletmeyin ve bu bildiriyi olağanüstü bir bildiri olarak algılayın ve paylaşın. CHP batmış farkında değilsiniz.

Duyduk duymadık demeyin, Kılıçdaroğlu Kasım 2016 tarihli bilidirimi ile dava adamı arıyor. Dikkatinizden kaçan çok ayrıntı var bu bildiride. Ülkemiz,. CHP'yi ve geleceğimizi ilgilendiren çok acı verici gerçekler mevcut burada.   Ve en önemli itiraf CHP dava partisi olmaktan uzaklaşmış. Yani, Atatürk'ün çizgisinden, altıoktan, tüzüğünden, programından uzaklaşmış. Davasına inanmayan, her türlü ideolojik saldıraya karşı koyamayacak donanımsız kişiler mevcut CHP'de. Yani CHP, CHP ideolojisinin dışındaki ideolojiler tarafından işgal edilmiş.  CHP parti disiplini yok sayan, partiye inancı olmayanlar tarafından işgal edilmiş durumda. Ben demiyorum bunu Kılıçdaroğlu itiraf ediyor.

Duyduk duymadık demeyin, Kılıçdaroğlu Kasım 2016 tarihli bilidirimi ile dava adamı arıyor.  Bu itirafların ne anlama geldiğini algılamakta problem yaşadığınız belli. Zira Kasım 2016'dan beri bu paylaşım dönüp duruyor sanal alemde. Bugün itibariyle değişen hiç bir şey yok.  Yani olumlu bir gelişme yok. Daha çok yok olmaya programlanmış bir CHP var karşımızda. 2019 seçimleri yaklaşıyor bu şartlar altında Erdoğan istediği Başkanlığı çok rahat alabilir. Çünkü ortada bir muhalefet yok...

Devam edeceğiz Kılıçdaroğlu'nun dava adamlarına... Lütfen artık kafamızı iki elimizin altına alıp ciddi bir şekilde düşünme vakti gelmedi mi?

18 Kasım 2017
Heidelberg


13 Kasım 2017 Pazartesi

CHP'ye Dönerciden Başkan Yapmak

Olmaz demeyin elbette olur. Dönerciden, çöpçüden, çiftciden ve her meslekten başkan, tarihci, araştırmacı ve siyasetçi çıkabilir. Bunun için yüksek öğrenim tahsilide gerekmez, ilkokul mezunu olmanızda önemli değildir.  Veya melek yüzlü genç bir kızdan katil veya çirkin bir erkekten  büyük bir yardımsever olabilir. Ve bu kişiler bir tarihçiden daha iyi bir tarihçi, bir başkandan daha iyi bir başkan veya daha iyi bir araştırmacı ve siyasetçi olabilir. Emekle, alın teriyle çalışılıp kazanılan ekmek parası her ne meslekten olursa olsun kutsaldır ve saygı duyulmalıdır. Hiç bir insanoğlunun bu tarz meslekleri hor ve küçük görmesi kabul edilemez. Zaten sorunda bu değildir. Sorun cin olmadan adam çarpmaya çalışmaktır. Bu masum mesleklerde çalışan masum insanları kirli çıkarları için kullanan çakallardır.

İlk meslek olan dönerciyi ele alarak konuyu açalım ve ekleyelim bu dönerci siyasete atılsın bir partinin her hangi bir şehrinde örgüt başkanı olsun. Birde ağzına bir parmak bal sürülsün ve denilsin ki seni milletvekili yapacağız. Gülmeyin belki siz buna inanmayabilirsiniz ama dönerci inanır ve ayakları yere basmaz. Yetersizseniz biliniz ki başkan değilsinizdir. Birileri sizi basamak olarak kullanmakta ve toplum içindeki kariyerinizi yerle bir etmektedir. Diksiyon ve vizyon kötüdür, birileri yazar elinize verir siz okursunuz. Çevrenizde dost gibi görünen yüzlerce insan vardır. Hepsi gerçekleri görür, bilir ama sesini çıkartmaz size gerçekleri söylemez ve sizin  daha çok küçük düşürülmenize göz yummar.  Neden , çünkü kişinin kendi çıkarları için gerçekci davranmama halidir bu. Bu insanlar dürüst olsa ve gördükleri gerçekleri dile getirme cesareti gösterseler sorun kendiliğinden çözülür zaten. Ama onlar inatla başkanım sen çok iyisin diyerek yapmacık alkışlarlar sizi şımarttırlar.  Köre kör demek, topala topal demek ayıptır. Fakat körü bilerek uçurumun ucuna getirmek veya topala hendek atlatmak ise dosta atılabilecek en büyük kazık ve ihanettir. Sözünü ettiğimiz dönercinin çevresinde ki sahte insanlar tam da bunu yapmaktadır. Dönerci kendine gülen ve dost gibi görünen çalışma arkadaşlarından kazık yemektedir. Aslında hepsinin çıkar ve menfaat ve beklentisi vardır bu siyaset denen kirli oyundan.  Dönerciye gerçekci davranmamakta ve yer yer dönerciyi pohpohlayarak hata üstüne hata yapmasına neden olmaktadırlar. Dönerci büyük bir bataklığa saplandığında dost görünenlerin maskesi teker teker düşmeye başlar ve art niyet ortaya çıkar. Zaten beceriksizdi, siz benim başkanlığımı eleştirdiniz ama  bu dönerci beni bile mumla arattı, zaten bundan bir b.k olmayacağını biliyorduk ve bunu hepinize gösterdik. Dönerci oyuna getirilir başkanlığı boyunca para ve itibar kaybeder. Dönerci kendi cehaletinin farkında olsa zaten bu görev bana göre değil diyerek maskara olmaktan kurtulur. Kendi cehaletini ölçemeyenler ise maskara olur.


İnsanlar kendilerini geliştirerek kendi uzmanlık alanlarının dışında da çok başarılı olabilir. Bu takdir edilmesi bir durumdur. Erbabı olduğunuz meslek her neyse veya bulunduğunuz statü gibi emperyalizmin saçma sınıflandırmalarında bulunursanız bulunun her  zaman daha fazlasını yapmaya elverişlidir insanoğlu. Yeterki eksikliğini görsün ve bunu telefisi için çalışsın.

Peki nasıl olacak bu? Hadi bir dönerciyi ele alalım, bu dönerci Almanya da yaşasın ve ondan bir başkan yaratalım. Bu kişi pek çok nedenden dolayı iyi bir tahsil alamamış ve belkide baba mesleği olan dönercilikte hayatını kazansın. Fakat bu dönerci azimli ve çalışkan. Almancası ve Türkçesi çok iyi, hem okuyup hemde yazabiliyor. Almanya'da uyum sorununu aşmış. Alman derneklerinde üye, yerel siyasi parti derneklerine üye, sosyal yardım projeleri üretiyor ve gönüllü çalışıyor. Türk derneklerinin hepsine eşit mesafeli ve her türlü inanç merkezleriyle dialog halinde. İnsana sadece insan olarak değer veren birisi. Dönerci dönercilik dışında kendini geliştirmiş. Kitaplar okumuş, bilgi dağarcığını geliştirmiş, dünya siyasetiyle ilgileniyor, Almanya'da ki Türk toplumunun sorunları üzerine mücadelesini veriyor. Sanatçıya ve sanata değer veriyor. Halk müziğinin dinliyor bunun yanı sıra Almanca opera ve müzikallere gidiyor. Herkese karşı hoşgörülü ve eşitci. Hem Alman toplumu hemde Türk toplumu tarafından takdir edilen bir kişilik haline geliyor dönerci. Herkes onun dönerciliğini  değil çalışarak elde ettiği kaliteyi ve kültürü konuşuyor. Toplantılara davet ediliyor ve girdiği her toplulukta saygı görüyor. Böyle bir dönerciyi her siyasi parti havada kapar. Ender bulunacak bir değerdir böyle bir dönerci. Böyle bir dönerciye her meslekten insan çekinmeden oy verir destekler.

Peki sizin tanıdığınız dönerci bu özelliklere sahip mi. Yani sizin dönerciniz başkan mı yoksa maskara mı? Ben ortada kullanılan bir gariban bir dönerci görüyorum. Biri bu dönerciyi uyarsın.

7 Kasım 2017 Salı

CHP Yurtdışında Birlikleri, Tekin Bingöl ve Genel Kurullar

CHP Yurtdışında Birlikleri, Tekin Bingöl ve Genel Kurullar
Başarıdan çok bir başarısızlığın hikayesi...
Yazıyı doğru okuyup doğru algılamanız dileğiyle. Herhangi bir meslek grubu küçümsenmemektedir. 

Kuruldukları günden itibaren çıkar ve menfaat kavgalarının yaşandığı CHP Yurtdışı birlikleri başarı yerine başarısızlığa odaklanmış durumda. Zira yapılan yeni genel kurullarda da başkan diye piyasaya sürülenler eskilerinden hiç farklı değil. CHP'nin başarı grafiğini yükseltebilecek yetenekte değiller. Yani ne genel kültürleri, vizyonları, diksiyonları, hoşgörülü ve herkese eşit davranabilmeleri, eğitimleri, yaşadığımız ülkelerin ( Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa vb.) toplumlarına entegre olamamış bu ülkelerin siyasetlerinde ve dillerine hakimiyeti olmayan, yaşadıkları küçük aile, hemşehri ve mezhep derneklerinin dışına çıkamamış, CHP'nin tüzük ve programından haberdar olmayan, dünya görüşleri gelişmemiş ve buna bağlı olarak hem Türkiye siyasetini hemde dünya siyasetini idrak edebilecek bir yetenekte olmadıkları ortada. Fakat buna rağmen bu kişiler güçlü bir el ile destekleniyor ve bir yerlere gelmesi sağlanıyor. Ne yazık ki bu kişiler akıllı bir kaç kişiye basamak görevi olmak dışında bir işe yaramıyor. CHP'ye fayda sağlıyorlar mı hayır. 

Gelin bazı birliklerde yapılan genel kurullara göz atalım;

CHP Yurtdışı birliklerinin en tartışmalı birliği olan CHP Nrw birliği. NRW bölgesinde gelen iddialara göre, Mart 2017 de yaptığı genel kurul sonrasında CHP Yurtdışı birliklerinden sorumlu Tekin Bingöl'ün onayı ile başkanlığa dönerci İbrahim Vural getirilirken yardımcılığına da Dr Akın Kara getirildi. Kimseyi mesleğinden dolayı küçümsemiyoruz. Olaya bu açıdan bakarsanız gerçek sorunu algılamada sorun yaşarsınız. Başkanın bir dönerci ve yardımcısının ise bir doktor olması Nrw bölgesinde uzun süre konuşulan ve yer yer mizaha dönüşen bir olay haline geldi. Bu bölgede CHP'ye yakışacak daha iyi birileri yok muydu? CHP Nrw başkanı İbrahim Vural evlere şenlik eski başkan Cemal Bulut'un bir kopyası. Bulut kendisine sadık sözünden çıkmayacak bir başkan bulmuş. Vural ise iki kelimeyi yanyana getirmekte zorlanan ve birileri tarafından eline tutuşturulan kağıtta yazılanları okumakta bile zorlanan bir kişi.Yani CHP'ye başkan olmak için yetersiz. Bu gerçeği hepiniz görüyorsunuz. Cemal Bulut kim diye merak ediyorsanız bu genel kuruldan iki hafta önce yapılan genel kurulda İstiklal marşı ve saygı duruşunu es geçen mikrofonu eline alarak 'Atatürk Düşünce Derneklerinin yönetiminde olanlar CHP NRW yönetimine aday olamaz' diyen kişidir. Yani Atatürkçülüğü tartışılacak biridir. Gençlik kollarından Ceren Sarıyar'ın genel kurul öncesi mesajla şu şu kişiler oy vereceksiniz tarzında ki davranışı ise NRW'nin ne kadar anti demokratik bir seçim gerçekleştirdiği ortada. NRW bölgesinde bu birliğin en tartışılan hatta yer yer suçlamalar yöneltilen ve hala karanlıkta bırakılan olayı ise genel sekreterleri Elif Akçit'in mobbing(bezdirme) sonucu beyin kanaması geçirerek vefat etmesi dedikoduları. Bu üzücü olayın ardından bu tarz dedikodular hoş değil.  İnanıyorum ki ve iddia ediyorum burada asıl anlatılmak istenen konuyu örtbas ederek hemen yok meslekleri küçümsüyor, yok hakaret ediyor diyerek gerçekleri saptıracaksınız. Burada yapılmak anlatılmak istenen hangi meslekten olursa olsun herkes başkanlık yapabilir. Önemli olan o kişinin başkanlık yapma vasıfları taşıyıp taşımamasıdır. Başkanlık yapabilir mi yapamaz mı? CHP'ye ne kazandırabilir nasıl bir katkı verebilir. Bu tarz soruları oturup tartışma , sorgulama ve doğru yolu bulmak adına en küçük bir adım atmayacak ama bizleri haksız ithamlarla eleştireceksiniz. 
CHP Münih Birliği, CHP yurtdışı birlikleri içinde skandalları ile adını duyuran bir başka CHP birliği. 25 Ekim 2017 de bir genel kurul yaptılar. Türkiye’den Yurt İçi ve Yurt Dışı Örgütlenmeden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl’ün katılımıyla ve ali cengiz oyunlarıyla gerçekleştirilen bir genel kurul oldu. Genel kurulda pasif üyelere o verme, seçme ve seçilme hakları olmadığı halde oy kullandırıldığı görüldü. Aidatlarını ödemeyenler, etkinliklere katılmadığından dolayı üyelikleri düşenler ve hatta önceden istifa etmiş olanlar, divana oturtuldular. CHP İstanbul eski milletvekili ve Divan Başkanı Kadir Gökmen Öğüt (Öğüt, Ermeni soykırım pankartının ardından yürüyen CHP'lilerdendir), tüm uyarılara rağmen usulsüzlüklere müdahale etmedi. Genel kurulda itirazların artması sonrasında divan kurulundan Duygu Keskin yapılan antidemokratik seçime itiraz edip görevine devam etmek istememesi üzerine CHP Yurtdışı birliklerinin içinde bir başka skandal isim olan Nürberg CHP eski başkanı Yaşar Yuvanç getirildi. Hukuksuzlukların diz boyu olduğu kongrede seçimi İstanbul Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç’ın amcasının oğlu Gülbey Kılıç kazandı.
Tekin Bingöl'ün katıldığı bütün genel kurullar bu şekilde tartışmalı geçiyor. Bu tartışmalı genel kurullarından birinin de İngilterede gerçekleştirildiği gelen dedikodular arasında.

Çözümden çok çözümlük yaratıyor gibi görünen Tekin Bingöl 5 Kasım'da da CHP BW birliğinin genel kurulundaydı. Atatürk'e hakaret etmeyi düşünce özgürlüğü olarak olarak değerlendiren başkan Kazım Kaya aday olmayarak başkan olarak Mehmet Yıldırım'ı aday gösterdi. Bu kararı Tekin Bingöl ile ortak aldığı gelen dedikodular arasında. Yukarıda saydığımız kriterlerin hiç birine uymayan bir isimdir Mehmet Yıldırım. Daha önce birlik içinde ki görevi süresince Kazım Kaya'nın sözünden çıkmayan, kolay kontrol edilebilir ve yönlendirilebilir birisidir. Bizlere ulaşan bilgilere göre CHP BW içerisinde bu işi yapabilecek daha yetenekli, başarılı ve genç kişiler mevcutken Mehmet Yıldırım'ın eski başkan tarafından aday gösterilmesi ve bir nevi atama gibi başkan yapılması tepkilere ve hoşnutsuzluğa yol açtı. Yine konuşulan bilgilere göre eski başkan Kazım Kaya'nın Mehmet Yıldırımı kolaylık yönlendirdiği ve kontrol altında tuttuğu için aday gösterdiği, başkanın her ne kadar Mehmet Yıldırım gibi görünsede yinede birliği Kazım Kaya'nı yöneteceği söyleniyor. CHP'nin tüzüğü ve programından haberi olmayan Mehmet Yıldırım'ım CHP'ye bir şey kazandıramayacağı ortada. Fakat onu basamak olarak kullananların zaman için ne kazandıklarını veya kaybettiklerini göreceğiz.
Başkan olarak seçilenler gerek eski ve yeniler ne yazık ki CHP'ye yurtdışında bir katkı sağlamaktan uzaktır. Yaşanan tüm bu olumsuzluklara rağmen CHP yurtdışı sorumlusu Tekin Böngöl bir çözüm geliştirememiş ve bu birliklerin birer sorun yumağı haline gelmesine neden olmuştur. Bundan sonraki gelişmeleri hep birlikte izleyeceğiz. Alyını kalın bir çizgiyle tekrar çizerek belirtmek istiyorum. Kimsenin mesleğini küçük görme durumu yok burada. Açın gözünüzü 94 yıllık dev çınarı konuşuyoruz. Şuan Türkiyede muhalefette olan en büyük partiyi konuşuyoruz. Söyler misiniz bu tarz kişileri başkan yaparak nasıl mücadele edilecek?

Bu yazıyı okuduktan sonra belkide en basit yöntemle saldıracaksınız. Yok meslekleri küçümsüyor ve hatta hakaret ediyor. Oysa bunların hiç biri doğru değil. Var olan hatayı, eksiği göstermek amacı. CHP'yi nasıl daha iyi yerlere taşıyabiliriz kaygısı. Yok siz bu sorunları görmeyerek biz halimizden memnunuz diyorsanız, bizim derdimiz küçük olsun bizim olsun ise, CHP'yi yurtdışında iyi bir şekilde idare etmek değilse eğer orada dur diyecek birileri her zaman çıkar.  Her meslek kutsaldır, örneğin, 'Çankaya Belediyesi Temizlik İşleri Şantiyesinde çalışan işçiler, çöpe atılan kitaplardan kütüphane kurdu.' Ne kadar anlamlı bir davranış. Bu insanları çöpcü olduklarına bakmayın, düşünceleri, hedefleri bir toplumu ilerletmek üzerine kurulu. Anlatmaya çalıştığımız hep bu.  

6 Kasım 2017

Heidelberg

3 Kasım 2017 Cuma

Said-i Kürdi kim Cumhuriyetçi olmak kim ?

Bir Cumhuriyet düşmanı zaman içinde değişime uğratılarak Cumhuriyetçi hatta Laik olabilir mi?
Şaşırmayınyaşadığımız ülke Türkiye ise olur. Zira Türkiye'de o kadar çok acayip şeyler oluyor ki...
29 Ekim 2017 Cumhuriyet bayramından bir kaç gün evvel güzel ülkemin güzel şehri İzmir'deydim. Bir kırtasiyede paylaştığım fotoğrafta görüldüğü gibi bir çocuk dergisi gördüm. Birileri Said-i Kürdi'ye sevimli bir kılıf giydirmiş ve çocuk dergisinin (Can Kardeş) kapağına resmini koyarak 'Dindar Cumhuriyetçi' başlığını atıvermişti. Çocuk dergisinde İngiliz ajanı Said Kürdi, resimli hikaye olarak anlatılıyor. Dergide renkli düşünceler köşesinde Bediüzzaman Dede olarak tanıtılıyor İngiliz ajanı. Resimlerde de görüldüğü gibi Said Kürsi eski bir cumhuriyetciymiş. Yeni nesillerin beyni resmen yıkanıyor. Bir çocuk dergisinde bir cumhuriyet düşmanı ve ingiliz ajanının Cumhuriyetçi olarak gösterilmesi ülkenin getirildiği noktanın vehametini gösteriyor.
Sadece çocuk dergisiyle kalınmıyor. Biliyoruz ki yandaş medya bile her Cumhuriyet bayramını kendi manşetlerinde Said-i Kürdi'nin Cumhuriyetçi oluşunua dair haberlerle karşılıyor. Yeni Asya'nın geçen yıl ki manşetinden verilen haberi hatırlıyor musunuz? 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı mesajını Said Nursi ile veren Yeni Asya, "Said Nursi’nin Cumhuriyet mesajları ilanının 93. yılında hâlâ anlaşılmayı bekliyor."diye yazdı. Nursi'nin Cumhuriyet ilan edilmeden önce Cumhuriyet'i savunduğunu öne süren gazete, "Bediüzzaman Said Nursî, Cumhuriyet ilân edilmeden önce, daha II. Meşrûtiyet yıllarında ortaya koyduğu ve sonraki dönemlerde de devam ettirdiği düşüncelerle 'cumhuriyetçi' olduğunu göstermişti" ifadelerini kullandı. Haberinde laikliği de savunan gazete, Said Nursi'ye ait olduğunu belirttiği, "Eğer laik cumhuriyeti soruyorsanız, ben biliyorum ki, laik mânâsı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim." şeklindeki mesajı yayımladı.
Bugün paralel yapı ve terör örgütü olarak lanse edilen Gülen hareketinin fikir babasıdır Said-i Kürdi. Cemaate karşı her türlü suçlama ve tutuklamalar gerçekleştiriliyor ve terör örgütü ilan edilerek mal varlıklarına el konuluyor. Peki bu oluşumun fikir babası kim? İngiliz ajanı Said-i Kürdi. Bu oluşumun fikir babası neden araştırılmıyor, sorunun kaynağına neden inilmiyor ve problem kökten neden temizlenmiyor. Cemaati terör örgütü ilan edenler fikir babalarını serbestçe ülke içinde yayılmasına, konuşulmasına hatta sempati ve taraftar toplamasına izin veriliyor. Çocuk dergilerine Cumhuriyetçi olarak yazılarak çocuklarımız kandırılıyor. Kandırılan bu nesiller büyüdükleri zaman bir Cemaat kurarlarsa ve bizler yeni bir Cemaat terörü ile karşılaşırsak ne olacak. Maya aynı bunların olmama ihtimali yok. Sen uzantısını terör örgütü ilan et ama mayasına dokunma ve yeni nesillerin zehirlenmesine göz yum. Bu olacak şey mi? Terör örgütü dediğin Gülen cemaati Said-i Kürdi'nin fikirleriyle hareket etmiyor mu? Açtıkları okullarda, ışık evlerinde Said-i Kürdi'nin kitapları okunmuyor mu satışı yapılmıyor mu? Amaç bataklığı kurutmak değil bilakis halkı kandırmak ve oyalamaktır. Zaten günümüzde kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim den çok Risali Nurların reklamı yapılmıyor mu? Duruma bu noktadan bakıldığında bile yapılanların sözde Cemaat ile mücadele bir senaryodan ibaret olduğunu gösteriyor. Halk bu sözde mücadale ile ayrıştırılıyor, kin ve nifak tohumları ekiliyor.

Peki çocuklarımıza Cumnuriyetçi olarak tanıtılmak istenen, Bütün yazılı eserlerinde "Kürt" ve "Kürdistan" kelimelerini kullanan ve İngiliz emperyalizminin desteğiyle kurulması planlanan "Bağımsız Kürdistan" projesinin en büyük savunucularından birisi olmuş ve Ey efendiler! Ben, herşeyden evvel Müslümanım ve Kürdistan’da dünyaya geldim diyen Said-i Kürdi kimdir?

15 Şubat 1919 'da Said-i Kürdi, Mustafa Sabri ve İskilipli Atıf hoca birlikte Cemiyet-i Müderrisi kurdular. Daha sonra bu derneğin adı İslam Kurtuluş Derneği olarak değiştirilir ve başkanlığına da İskilipli Atıf Hoca getirilir. Bu derneğin asıl amacı İngilizlerle ortaklık yaparak bir islam devleti kurmaktı. Ulusal mücadele başladığında bu kişi ve dernekler ulusal savaşa karşı çıktılar. Hatta bu dernek Padişah Vahdettin ve Mustafa Sabrinin ortak imzası ile Atatürk'ün ve Anadoluda emperyalizme karşı direnenlerin öldürülmesinin dinsel bir görev olduğunu belirten fetva yayınladılar. (Zübeyde'nin Sarı Paşası Atatürk cilt 1, s.50) )Bu fetvaları yunan uçakları ile anadolu halkının üzerine atarak halkı milli mücadelecilerin karşısında olmaya davet ettiler. Kurtuluş Savaşımıza karşı faaliyet yürüten ve dış güçlerce beslenen Kürt Teali Cemiyeti'nin iki numaralı üyesi olan Said-i Kürdi,"Kürdistan" başta olmak üzere pek çok Kürtçü dergi ve gazetede, bir kısmı da tamamen Kürtçe olarak yazdığı yazılarında, "Ey Selahattin Eyyubi'nin torunları arslan Kürtler uyanın" diyerek Kürtleri ayaklanmaya çağırmıştır. Düşünün daha ilk derneği ile İngilizlerin boyunduruğuna giren ingiliz hayranı Said-i Nursi nasıl Cumhuriyetçi olur. Said-i Kürdi, Cumhuriyet'in ilanından sonra da faaliyetlerini sürdürmüş ve 1925'te İngilizlerle Musul için görüşmeler yaptığımız bir dönemde, Şeyh Sait'le birlikte isyan etmiş ve Türk devleti, İngiliz destekli bu isyanla uğraşırken, Türk yurdu Musul'u masa başında İngilizlere bırakmak zorunda kalmıştır.

Said-i Kürdi 31 Mart ayaklanmasında "biraderim" dediği ve aynı örgüte mensup olduğu Derviş Vahdeti ile birlikte, arkasına İngiliz emperyalizminin desteğini alarak isyan etmiş, Mustafa Kemal'in Kurmay Başkanı olduğu Hareket Ordusu tarafından yenilgiye uğratılınca da yargılanıp Isparta'ya sürgüne gönderilmiştir.
İşte bu olaydan sonra Said-i Kürdi azılı bir Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olup çıkmıştır.

Atatürk için ise ağza alınmayacak söylemlerde bulunmuştur Said-i Kürdi. Mustafa kemal Deccal diyen, milli mğücadeleyi yok sayan ve ingilizlerle işbirliğinden kaçınmayan bir kürt milliyetçisidir Said-i Kürdi. Bakınız ne diyor;
Ben de o garazkarlara derim ki:
Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükumetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla Kur'ân a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi. Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır diyor.
Said-i Kürdi, ...Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (...)”(Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227)

Bunları çoğaltamak mümkün. Esasen bizler Said-i Kürdi'nin takipçisi cemaatin bugün hem AKP'yi hem de PKK'yı desteklediğini görmeliyiz. Ayrıca, Kürt-İslamcı güçler; Said-i Kürdi ve Şeyh Sait'in çocukları, bugün aynı ihanet cephesinin içinde Atatürkçülere ve Türk milletine savaş açmaktadırlar.
Türk milleti aradan geçen seksen yılın sonunda Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı Kürt-İslamcı güçlerin yeni bir ayaklanması ile karşı karşıyadır. Her kale din tacirleri tarafından işgal edilmiştir.
1920'lerde Türk milletini yok etmek için Batılı emperyalistlerin desteği ile ayaklanan Said-i Kürdi'nin çocukları, yine batının desteği ile iktidarı ele geçirmiş ve bu yetkinin verdiği cüretle bir kez daha aynı kanlı ihanet senaryosunu hayata geçirmek niyetindedirler.

Yandaş medya ile bizlere sunulan danışıklı dövüşleri daha doğru ve akılcı izlemeli ve oynanan oyuna dahil olmamalıyız. Fetö ile mücadele adı altında Ülkemiz yok ediliyor. Yarattıkları sünni sorunlarla bizleri oyalıyor ve kandırıyorlar. Daha 1 Ekim'de 11. Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumuna gönderdiği mesajda Erdoğan: Son yıllarda yaşadığımız acılar, bize dinimizin sahih kaynaklardan ve muteber alimlerden öğrenilmesi gerektiğini göstermiştir.
Yaşadığı onca sürgüne ve baskıya rağmen “Hakk’a, Halka, Kur’an’a hizmet davası”ndan asla taviz vermeyen Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı, bu bakımdan önemli bir örnektir. Üstadın dediği gibi “Sevdası büyük olanın imtihanı da büyük olur.” demiştir.
Said-i Kürdi Cumhuriyetçiymiş buna kendileri bile inanmıyor. Bakınız Mart 2014 de Başbakan Erdoğan Isparta'da Said-i Kürdi'yi nasıl anlatıyor. "Said Nursi, CHP zulmünü en ağır şekilde yaşadı. Sürgünden sürgüne gitti, hapishaneden hapishaneye gönderildi, zehirlenmek istendi, öldürülmek istendi, ama asla boyun eğmedi, CHP karşısında asla diz çökmedi, CHP ile asla işbirliği yapmadı.
Nedense bir kahraman haline getirilmek isten Saidi Kürdi milli mücadeleye verdiği zararları ve ingilizlerle yaptığı iş birliğine kimse değinmiyor. Fakat Atatürk'ün kurduğu ve bizlere armağan ettiği CHP'nin Said-i Nursi'ye yaptığı asılsız zülmden bahsediyor.
Gün Amerikan ve empeyalist işbirlikçilerin yalan dolan senaryolarına karşı bir araya gelme günüdür. Daha fazla kandırılmaya dur deme günüdür. Saidi Kürdi kim Cumhuriyetçi olmak kim.

3 Kasım 2017 Heidelberg


1 Kasım 2017 Çarşamba

Şehir Hastanelerinin Asıl Amacı

Sağlık sektöründe vurgunun adı Şehir hastaneleri

Sağlık sektöründe halkımızın en büyük ihtiyacı, sağlığın kaliteli ve ulaşılabilir olması, eşit, katkı, katılım, pirim payı olmadan sağlığın ücretsiz sunulması değil midir. Peki Şehir hastaneleri bize bu isteklerimizi karşılamak amacıyla mı hazırlandı.
Şehir hastaneleri nedir ne değildir gelin hep birlikte inceleyerek esas amacın ne olduğuna ulaşmaya çalışalım. Bunun için 2002 de Ab ye taahhüt ettiğimiz ulusal programdan başlayalım.

Ulusal Program nedir?
Türkiye’nin AB’ye verdiği taahhütlerden oluşur, adına “Ulusal Program” denilir sağlık ile ilgili maddesi şöyledir “Sağlık Bakanlığının yeniden yapılandırılması, devlet hastanesi, sigorta hastanesi ve kurum hastanesi ayırımının kaldırılarak tüm hastanelerin tek çatı altında toplanması ve hastanelerin idari ve mali yönden özerk bir yapıya kavuşturulmasına yönelik olarak başlatılan çalışmaların tamamlanması amaçlanmaktadır.”(Ulusal Program, 2002) Türkiyeyi yönetenler bu projeler için benim hayalimdi diyor ama bu hayal kapitalizmin hayali olduğu bu taahhütte çok net anlaşılıyor.

Erdoğan 21 şehirde 29 projeyi hayata geçirerek Türkiye'nin sağlık sektörünü küresel çetelerin hizmetine sunuyor.

Gelin biraz daha detaya girerek Şehir hastanelerinin ne anlama geldiğine bakalım.
Kapitalizm sağlık sektörümüze el atıyor. Sağlıkta yapılamayan özelleştirme Şehir Hastanesi tabelası altında yapılıyor. Kamu- Özel sektör ortaklığı ile sağlık sektörümüz sermayenin hizmetine veriliyor. Oysa Kamu özel ortaklığı emperyalizmin bir planıdır.
Mahmut ÖZYÜREK Kamu özel ortaklığını şu şekilde açıklıyor. Kamu Özel Ortaklığı’nın fikir babası emperyalizmin kurnaz mimarlarından biri olan Milton Friedman’dır. Friedman,Emperyalist sistemin tıkandığı, geniş halk yığınlarının sömürüye karşı başkaldırdığı 70’li yıllarda,kitleler uyanmadan” sömürü çarkının yürütebilmesinininceliklerini” ortaya koyduğu modelin adıdır “Kamu Özel Ortaklığı” diyor.

Prof. Dr Gökhan Önem, bize allanıp pullanarak sunulan şehir hastanesi projesi yerli bir proje değildir. Dünya bankası tarafından piyasalaştırılan sağlık sistemi sonucunda İngiltere, İskoçya, Portekiz gibi ülkelerde yıllar önce uygulanmış ve olumsuz sonuçların alındığı bir projedir.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Raşit Tükel, Şehir Hastaneleri’nin Birleşik Krallık’tan ithal edilen bir sistem olduğunu belirterek, şubat ayında Birleşik Krallık kaynaklı bir rapor açıklandığını ve bu raporda Kamu Özel Ortaklığı (KÖO) uygulamalarıyla İngiliz sağlık sisteminin çökertildiği tespitinin yapıldığını aktardı. Manchester İşletme Okulu’ndan Prof. Jean Shaoul’un Birleşik Krallık’taki KÖO’ları “maliyet açısından büyük bir finansal felaket” ve “vurgunculuk” olarak nitelediğini aktaran Tükel, içerdeki felaket denebilecek sonuçlara rağmen Birleşik Krallık Hükümeti’nin dünyada KÖO’ları yaymaya çalışmasının nedeninin, şirketlerine yarar sağlama çabası olduğunu kaydetti.

Halk Sağlığı uzmanı Doç. Dr. İlker Belek göre şehir hastaneleri,
Şehir hastanesi denilen model dış dünyada Kamu Özel Ortaklığı (Public Private Partnership-3P) olarak bilinir. Devlet “param yok” diyerek hastane yatırımından çekilir. Elindeki araziyi 25 yıllığına ihaleyle özel bir şirkete devreder. Şirket arazi üzerine hastaneyle birlikte, AVM, otopark, eğlence merkezi inşaatları da yapar. Hastaneyi devlete kiralar. Diğer müştemilatı ise bir şekilde işletir. Ayrıca devlet temizlik, yemekhane, güvenlik hizmetlerini de 25 yıl boyunca yatırımcı şirketten satın alır. Bazı durumlarda bu listeye görüntüleme ve laboratuar hizmetleri de eklenir.

Adana Tabip Odası Başkanı Ökten'e göre şehir hastaneleri projesinin sağlığın tamamen piyasalaştırılması anlamına geldiğini vurgulayarak, projenin bir özelleştirme yöntemi olduğuna dikkat çekmektedir. Bunun önünün açılması için özel kanun hükmünde kararname çıkarıldığını belirtiyor.

Siz Erdoğan'ın 14 yıllık rüyamdı dediğine bakmayın bu rüya İMF'nin, Dünya bankasının, AB'nin rüyasıdır. Ülkemiz yöneticileri, gelirlerini artıramayan ve mali bunalımda olan kapitalizme bu projelerle kesesini doldurma ve rahat bir nefes alma imkanı sunuyor. Ülkemizin sağlık sektörü Batı'ya Emperyalizme peşkeş çekiliyor. Bu sistem yeni bir proje olmadığı ve küresel sermayenin Dünya bankası aracılığıyla kendisine iş sahası açması için yapılmış bir sömürü aracıdır.
2013 de dönemin başbakanı olan Erdoğan'ın ısrarla üzerinde durduğu bir konuydu şehir hastaneleri. Yandaş medya bu yeni projeleri abartarak ve gerçeğinden uzak haberle anlatırken işin gerçeği çok farklıydı. Örneğin Ankara'da yapılması planlanan 2 Şehir hastanesi için kapanacak en köklü 14 hastanede çalışan 4 bin 807 sözleşmeli personel işsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmıştı. Düşünün sağlık için Ankara'nın çiğerleri sayılan ODTÜ ormanları talan edildi. Bu proje için Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası kesenin ağzını açarak bu proje için 100 milyon avro kredi verdi. Ayrıca İzmir ve Kocaeli şehir hastanelerinin toplam 1.4 milyar dolarlık yatırım tutarının 1.1 milyar dolarının dış kredi karşılandı. Sadece Ankara Etlik projesinde devletin ödemesi gereken kira bedeli yıllık 319 milyon Tl.

Peki nasıl işleyecekti bu sistem.
Kamu-özel ortaklığıyla kurulacak şehir hastanelerini, Devlet haznine arazisini bedelsiz verecek, yükleniciler önce inşa edecek sonra da işlemesinden yükümlü olacak. Karşılığında ise kamudan kira bedeli alacaklar, ayrıca kampus içindeki ticari alanlardan gelir elde edebilecekler. Şirketlere sunulan bütün bu mali avantajlar yetmedi ve 2013 yılında yayınlanan bir torba yasaya eklenen bir maddeyle kredi kullanan şirketlerin bütün borç yükümlülüğü, herhangi bir risk durumuna karşı, faiziyle birlikte TC devleti tarafından üstlenildi. Şehir içlerinde değerli arazilerde kalan Devlet hastaneleri bu şirketlere bedelsiz tahsis ediliyor.
Bu konu ile ilgili olarak Metin aydoğan: "Şirket aldığı devlet hastanelerinin arazilerine isterse konut, iş merkezi, AVM yapabilecek. Devlet hastanelerinin bütün arazileri kent içinde ve çok kıymetli yerler buralar. Devlet hastaneleri kalkıyor ve doktorlar ücretli taşeron eleman haline geliyor." diyor.

Sağlık bakanlığı 25 yıllık kiracı ve büyük kiralar ödemek zorunda bırakılıyor.
Sağlık Bakanlığı meclisten çıkan bu kararla sermayenin 25 yıl kiracısı olacak. Bugüne kadar yapılan ihalelerde Sağlık Bakanlığı'nın özel şirketlere ödeyeceği yıllık kira bedelleri; Kayseri 137.73 milyon, Ankara-Etlik 319 milyon, Ankara-Bilkent 289 milyon, Manisa 64.25 milyon, Konya-Karatay 88.79 milyon TL olarak belirlendi. Beş ihaledeki yıllık kira toplamı 898 Milyon 770 Bin TL'ye ulaşıyor. Bu rakam 25 yılda toplam 22 Milyar 469 Milyon 250 Bin TL ile Sağlık Bakanlığı'nın 2012 yılı bütçesinden 8 Milyar TL daha fazla olacak. Devlet bu şekilde borç bataklığına sürüklenirken normal bedelinden daha fazla paralar ödemek zorunda bırakılıyor.

Yapılan projelerde verilen rakamlarda tutarsızlık göze batıyor.
Yapılan ihaleler kamuoyundan saklanıyor ve maliyetler kamuoyuna açıklanmıyor.
DR. KAYIHAN PALA ya göre,
Şehir hastanelerinde ortalama olarak yatak başına 287 m2 kapalı alan düşüyor. Bir hastanenin gerek yapım gerekse de hizmet sunumu maliyetlerini yükseltmek için bulunabilecek en etkin yollardan birisi tercih edilmiş... Kamu-özel ortaklığı yöntemi ile ihale edilen ve “şehir hastanesi” adıyla toplumun karşısına çıkartılan yeni hastanelerin yüksek maliyetlerinin gizlendiğini belirttiyor.

Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın “2017 Yılı Bütçe Sunumu” 2016 yılı sonunda toplam 11 milyon 788 bin m² kapalı alanı olan ve 41.091 yatak kapasitesine sahip 29 şehir hastanesi projesi yürütülmektedir. Bakan bu projelerin toplam yatırım bedelinin yaklaşık olarak “10 milyar ABD Doları” olduğunu açıklamıştı. ( Döviz üzerinden yapılan sözleşmelerin sakıncalarını bilmeyeniz yoktur diye düşünüyorum. )

Dr. Pala bu konunun kısa ve anlaşılabilir bir matemetiksel izahını yapmış. Bakanlığın açıklamasına göre şehir hastanelerinin 1 metrekaresinin 848 ABD dolarına, 1 yatağın ise 243.362 ABD doları ediyor. 1 Doların 3.8 tl olduğunu göz önünde bulundurursak, şehir hastanelerinin 1 metrekaresi 3.222 tl'ye yatağının ise 924.776 tl'ye mal oluyor. Maliyetlerin dolara endekli olması ise doların yükselmesiyle maliyetlerinde artacağını göstermektedir. Görüldüğü gibi çok karlı bir iş.

Şehir hastanesi ve Özel hastaneleri karşılaştıma yaparsak, Örneğin Kuzey Anadolu Kalkınma Ajansı tarafından Haziran 2016’da yayınlanan “Özel hastane Ön Fizibilite Raporu”na göre 150 yataklı tam donanımlı bir özel hastanenin sabit yatırım tutarı 40.498.587 TL olarak hesaplanmıştır . Bu durumda 1 yatağın maliyeti 269.991 TL’dir. Şehir hastanelerinde bu tutarın bir yatak başına 654.785 TL üzerinde bir maliyet belirlenmiş olması ayrıntılı olarak incelenmelidir. Şehir hastanelerinde ortalama yatak maliyeti çok yüksektir.

Bu arada ilginç bir bulgu, Sağlık Bakanlığı’na ait yukarıda sözü edilen iki belgede, Bilkent şehir hastanesi yatak sayısının ve inşaat alanı metrekaresinin örtüşmemesidir. Bakanın Bütçe sunumunda yatak sayısı 3.662 olarak görünürken, Paranın Değeri Analiz Yaklaşımında yatak sayısı 3.704 olarak görünmektedir. Aradaki küçük gibi görünen 42 yatağın 10,2 milyon ABD doları tutarında bir maliyetinin olduğu gözden kaçırılmamalıdır. (Vurgunun boyutları ciddi boyutlarda.)

Şehir hastanelerinin Maliyeti Devlet Hastanelerin maliyetinde fazla.
2010 yılında “İhale Yöntemi” ile yapılan 1200 Yataklı Erzurum Devlet Hastanesi 193,5 Milyon TL bedelle tamamlanmıştır. Fakat buna rağmen
Kayseri Şehir Hastanesi (1538 Yatak) sabit yatırım tutarı 427 Milyon TL’yi geçmiştir. Devlet Kayseri Şehir Hastanesi için yüklenici firmaya 25 yılda 3 Milyar 443 Milyon TL kira bedeli ödeyecektir.
Yani Kayseri Şehir Hastanesi için firmaya ödenecek 1,5 yıllık kira bedeli karşılığında (1200 Yataklı) bir Devlet Hastanesi yapılabilecektir!

Şehir Hastaneleri ile Amaçlanan Nedir?
Devletin Şehir hastanelerine sağladığı akıl almaz fırsatlar ve kolaylıklar.
Rıfat Serdaroğlu devletin şehir hastanelerine sağladığı kolayları çok güzel maddeler halinde sırlamış.
Basit bir anlatımla, Türk Milletinden saklanan Şehir Hastanelerinin gerçeği şöyle;
-İhaleyi alan firmaya, hazine arazisi BEDAVA verilir.
-Devlet firmaya 25-30 yıl sürekli kira ödemesi yapmayı, hazine garantisi vererek kabullenir.
-Sözleşme süresi 49 yıla kadar çıkarılabilir.
-Hastane çevresindeki tesisleri yüklenici firma işletir, gelir onundur.
-Hastane ve çevresindeki yapılardaki işletmeler her türlü vergi-harçtan muaftır.
-Hastanelere devlet tarafından %70 doluluk garantisi verilmektedir.
-Şehir Hastanesinin çevresindeki Devlet Hastaneleri kapatılacak ve kadroları Şehir Hastanesine devredilecektir.
-Kapatılan Devlet Hastanelerinin bina ve arazilerinin tasarrufu da yüklenici firmaya bırakılacaktır.
-Sağlık tamamen PARALI ve PAHALI hale getirilmektedir diyor.

Araştırmacı yazar Metin Aydoğan ise konuyla ilgili benzer görüşler belirtiyor.
Şehir hastaneleri projesinin "Yap-işlet-devret modeline benziyor ama çok daha çarpık yanları var" diyen Aydoğan, "Projelerde merkezde otelcilik hizmeti verecek bir bina yapılıyor, etrafında ihtisas hastanelerini sıralanıyor. Yani kompleks bir yapı bu şehir hastaneleri. İhalesi gizli şartları açıklanmıyor, çağrılı oluyor ve istenilen kişilere veriliyor. Şimdi bu hastaneler hangi kentte yapılıyorsa o kentteki bütün devlet hastaneleri kapatılıyor ve binasıyla, arazisiyle, doktoruyla ve sağlık personeliyle birlikte şehir hastanesini yapan firmaya devrediliyor" Programda "Şehir hastanelerine yüzde 70 doluluk garantisi veriliyor. Yani hastalanacak bizim insanımız, hastalanma garantisi veriliyor" diyen yazar Metin Aydoğan şöyle devam ediyor: "Şimdi halk ilk başta büyük bir para ödemiyor. Sosyal güvencesi varsa zaten devlet ödüyor. Sosyal güvencesi olmaz ise kendisi ödüyor. O kompleksin merkezindeki otelcilik hizmeti kapsamında kafeler vs. var. Hasta burada yatarsa faturasını sosyal güvencesi varsa devlet, yoksa kendisi ödüyor. Parayı kim verirse versin beş yıldızlı otel faturalarıyla karşılaşılacak bir olay bu. Bunun dışında tetkiklerin tümü paralı oluyor. Bu paranın saptanması da şirketin inisiyatifinde. Bunun sonucu şu olacak; halk bir kere orada yatamayacak. Yatalak hasta sorun yaşayacak ve ucuz özel hastane aramaya başlayacak çünkü artık bildiğimiz tarzda devlet hastanesi olmayacak."
Şehir hastanelerine 30 milyar dolar ayrıldığını ve ödemesinin de taahhüt edildiğinin ifade eden Metin Aydoğan, "Bunun mülkiyeti de devletin ve o şirketin ortak mülkiyeti oluyor. Ama devlet kendi mülkünde kiracı konumuna düşüyor. 18 tane devlet hastanesine 30 milyar dolar para ödüyor. Yine geleceği borçlandıran, yine halkın üzerine yük bindirecek olan bir şey bu. Ama halk yeni binayı görüyor ve ‘harika’ diyor, ‘fazla para da vermedim’ diyor. Ama yakında şunu öğrenecek; yatalak hasta haline gelirse şehir hastanelerinin ne olduğunu görecek" dedi.
Yanlış bilgiler halk kandırılıyor.
Denizli de yapılan şehir hastanesi için Prof Dr Gökhan Önem ise, Özellikle devletin ödediği yıllık kira bedelleri o kadar yüksek ki, 3-4 yıllık kira bedeli ile devlet tüm hastaneyi kamu kaynakları ile yapabilecekken 28 yıl yüksek miktarda kira ödeyerek kamu kaynaklarının ciddi miktarda israfına yol açıyor. Torunlarımız dahi borçlandırılıyor diyor. Önem, aslında Denizli'nin ihtiyacı olan kamu yatak sayısını arttırmıyor. Proje bittiğinde Denizli merkezindeki devlet hastaneleri şehir hastanesine taşınacağı için mevcut kamu yatak sayısına ilave olarak 1000 yatak kapasiteli bir hastane yapılıyormuş gibi sunuluyor. Devlet hastanelerinin özelleştirilmesi projesi olan bu proje ile halkımızın ücretsiz tedavi hizmeti alabildiği Denizli merkezdeki Devlet hastanesi de elimizden gidecek. Şehir hastanesinde ücretsiz sağlık hizmeti almak hayal olacak. Bununla beraber şehir hastanesinin şehrin dışına yapılması nedeniyle hastaların hastaneye ulaşımında ciddi sıkıntıların yaşanacağını belirtiyor.
Bu israf neden?
Maliyeti saklanan şehir hastanelerin maliyeti ile ilgili olarak, CHP İstanbul Millet vekili Aykut erdoğdu Türkiye genelinde inşası devam eden şehir hastaneleri ile ilgili açıklamalarda bulundu. Erdoğdu, “10 şehir hastanesine yapılan harcama sabit maliyeti 3,8 milyar lira. Bunlar için 25 yıllığına ödenecek kira 37 milyar TL. Sadece ilk kiralar daha işletme ücretlerini bilmiyoruz. 37 milyar TL ödeyeceğiz tam 10 katı. Halk, 25 yıllığına 37 milyar TL para ödemek zorunda kalacak.” dedi. Şehir hastanelerinin gizli özelleştirme olduğunu ifade eden Aykut Erdoğdu, “Hatta buna hırsız tipi özelleştirme deniliyor batıda. Bakıldığında 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu'nun ek 7’nci maddesine dayanılarak bu işlem yapılıyor.” diye konuştu.

Adana Tabip Odası Başkanı Doç. Dr. Ali İhsan Ökten yaptı. Türkiye bir taraftan tıbbi malzeme çöplüğüne dönerken, bir taraftan da dev şirketler için teknoloji pazarı olmuş durumdadır. Adana'da yapılan 1550 yataklı Şehir Hastanesi'nin maliyeti 680 milyon 452 bin 306 dolardır diyor.

Yandaş Sermayeye rant yaratılmak isteniyor.
Devlet nakit param yok diye bu işten çekiliyor ama ihaleyi kazanan şirketler yatırım için gereken parayı dışarıdan kredi alarak buluyorlar.
Örneğin 1550 yataklı Adana şehir hastanesi ihalesini kazanan grup (Sıla-Şentürkler-Rönesans) dışarıdan 430 milyon Euro kredi aldı ve bunu 18 yıl içinde 540 milyon Euro olarak geri ödeme sözü verdi.
Anlaşıldığı gibi burada çok kritik bir soru gündeme geliyor: Madem ki şehir hastanesi yatırımı için ekonomik bir yeterlilik ve nakit kaynak gerekmiyor, o halde bu işi neden devlet kendisi yapmıyor ?
Nedeni çok basit: Yandaş sermayeye rant aktarmak. Hatta yoktan yandaş sermaye yaratmak. Adana şehir hastanesi için devletin 25 yılda şirkete ödeyeceği kira bedeli yaklaşık 3 milyar TL ve bu şirketlerin inşaata başlayacak kadar bile nakiti yok. Ama olsun. AKP şirketlerin dışarıdan 25 yıla kadar vadeli kredi bulabilmesi için aracılık yapıyor, hatta bu iş için özel bir yasal düzenlemesi bile yayınlıyor.

Isparta şehir hastanesinde Akfen köşeyi dönüyor.

Mahmut ÖZYÜREK göre, 2015 yılı başında ihale süreci tamamlanmış bulunan 14 şehir hastanesinin yıllık kira bedeli toplamı 2.5 milyar TL, 25 yıllık kira bedeli toplamı ise yaklaşık 63 milyar TL idi. Isparta şehir hastanesinin toplam yatırım bedelini Akfen’in 1 milyar 150 milyon TL olarak açıkladığını dikkate aldığımızda, devletin şirketlere ödeyeceği 25 yıllık kira ile tam 55 tane Isparta şehir hastanesi yapabileceğini anlıyoruz. Ya da bir yıllık kira ödemesi ile 2 tane Isparta şehir hastanesi.
Zaman içinde devreye giren başka faktörler de şirketlere para kazandırıyor: Isparta hastanesinin ihale sürecinin başında devlet Akfen’e 29.5 milyon Dolar (yani o zamanın parasıyla 52 milyon TL) yıllık kira ödeme sözü vermiş. Bu bugünün kuruyla yaklaşık yıllık 106.5 milyon TL’ye, 25 yıllık ise 2.6 milyar TL’ye denk geliyor. Kira bedeli ile yatırım bedeli karşılaştırıldığında Akfen daha şimdiden kur farkının yarattığı avantajla 1.5 milyar TL kazanmış oluyor. Açılış töreninde Binali Yıldırım yatırım tutarını 600 milyon TL, inşaatı tamamlayan Akfen yönetim kurulu başkanı Hamdi Akın ise 1 milyar 150 milyon TL olarak açıkladı. Hangisi doğru, Akfen’in cebine havadan para mı sokuldu ?

Devlet klasik ihale yöntemiyle ve tam donanımlı olarak tamamlanan Erzurum devlet hastanesini 193 milyon TL’ye tamamlarken, aynı kapasiteli hastaneyi yapacak Adana şirketleri bu iş için 430 milyon Euro (TL değil) fiyat verdiler.

Hastalık yeni rant kapısı mı?
Sağlık mı yoksa rant mı sorusu sorulduğunda sağlığımızın ve halkımızın sermayeye rant haline getirildiği görülüyor. Amaç sağlık vermekten ziyade rant elde etmek.
Bu haliyle şehir hastaneleri teknoloji tekelleri açısından çok karlı bir yatırım alanı. Aynı şeyi halk sağlığı açısından söylemek imkansız. Zira gereksiz kullanılan teknolojinin hastanın sağlığına zarar mı yoksa yarar mı verir? %70 doluluk sözü verildiğini hatırlarsak halkımız daha çok hastalanacak veya hastalandırılacak.
Oysa dünya hastane kriterlerine bakıldığında, hastane işletmeciliği açısından en verimli tercih yatak sayısını maksimum 250-300 civarında tutmaktır. Fazlası hastane enfeksiyonlarında artışa neden olmakta, hijyen sorunları yaratmaktadır ayrıca yönetim sorunlarına, verimliliğin düşmesine yol açmaktadır.
AKP’nin şehir hastanelerinde bir yatak başına ortalama 287 m2 kapalı alan düşüyor. Oysa batıda bu yalnızca 150-200 m2’dir. Aradaki büyük farkın tıbbi bakım hizmetiyle herhangi bir ilgisinin olmadığı, ama firmalara yüklü para kazandırdığı ortada. Türk halkının sağlığı Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (DB) ve Avrupa Birliği (AB)’nin hiç umurunda değil. Türkiye’de sağlık ciddi, bakir bir rant kapısıdır. Ve bu bakir kapı şehir hastaneleri projeleri ile ele geçirilmek istenmektedir.

Kapitalizmin iştahını açan Ülkemizde ki hastalanma rakamları.
Rant ne kadardır. Türkiye’de bir yıl içinde özel-kamu tüm sağlık kuruluşlarına 2010’da 539 milyon başvuru gerçekleşirken, 2011’de bu sayı 72 milyon artarak 611 milyona çıkmış.
2013 yılında kamu hastaneleri kurumuna toplamda günlük ayaktan başvuran hasta sayısının 766 bin, acil servise gelen sayısının ise 232 bin.
Yalnızca 2011 yılında hastanelerde yapılan muayene ve reçetelerden alınan katkı payı 3 milyar 512 milyon TL dolayında.
Katkı paylarına yapılan %23,6 oranındaki artış sonucunda 2012 yılında vatandaşın cebinden 831 milyon 329 bin TL fazladan para çıkmış. Böylece toplanan katkı payı miktarı 4 milyar 344 milyon TL ye ulaşmış.

Nüfusu 75 milyonu geçen ülkemizin hasta sayısı ve sağlık sektöründe dönen ciddi rakamlar küresel çetelerin ağzının suyunu akıtmaktadır.Ülkenin dört bir yanında açılan/inşa edilen şehir hastaneleri Hazine’yi tahminlerin ötesinde bir mali cendere altına soktumuştur. Tüm gerçeklerin karşısında Şehir hastaneleri övmek ve doğru bir yatırımdır demek büyük hatadır. Şehir hastaneleri güzel ülkemizin sağlık sistemini ranta çevirmek amaçlı hazırlanmış küresel bir plandır.

1 Kasım 2017 Heidelberg