11 Eylül 2017 Pazartesi

Uğur Mumcu'yu Ölüme Götüren Olaylar Zinciri

Uğur Mumcu'yu Ölüme Götüren Olaylar Zinciri
Ben her 24 Ocak'ta gözlerimi kapattığımda 15 yaşındaki ben çıkar karşıma. Evet 24 ocak 1993 de ben 15 yaşındaydım ve televizyonu açtığımda insanlığımdan utandığım bir manzara ile karşılaştım. Ankarada bir sokakta bombayla bir araba patlatılmış, sokakta araba parçaları ve dahada acısı sokakta bir insanın parçaları vardı. Orada ağlayan bir kadın vardı ve ne olduğundan habersiz iki cocuk vardı. İnsanlığımızdan utanmamız gereken, insanlığımızı sorgulamamız gereken herşey vardı. Dahada kötüsü bu parçalanmış insan, halkını bilgilendirmek adına çalışan emektar bir gazeteciydi, aydındı Uğur Mumcu'ydu. Uğur Mumcu ne hırsızdı, ne terörist, ne vatan haini, ne de din taciriydi. O sokakta cehalette bırakılmak istenen bir ülkenin üstüne oynana hain bir cinayet vardı.
Peki Uğur Mumcu'yu suikasta götüren olaylar zinciri neydi.
1. 1991'in Ocak ayında Makine Kimya Enstitüsü'ne gelen çok gizli mesajda 100 bin silahın seri numaralarının silinmesi istendi. Bu işlemin ardından silahları bir subay "Jitem komutanıyım" diyerek aldı. Silahlar, sınıra getirilmeden 1 gün önce 15 Ocak 1991'de, Jandarma Albay Durmuş Coşkun Kıvrak ve askerleri 700 PKK'lıyı sardı. Bu sırada "Geri çekilin" telefonu geldi. Çünkü silah sevkiyatının yapılması gerekiyordu. Söz konusu belgeyi bulan Albay Kıvrak, dosyayı Mumcu'ya ulaştırdı.
2. Mumcu'nun kendisine gelen bu belgeyi bazı yerlere bildirmesi hayatının en büyük hatasıydı.
3. 1993 yılının Ocak ayıydı. Uğur Mumcu hem Kürt Sorunu üzerinde çalışıyordu, hem de polis-mafya-siyaset arasındaki derin bağlantıları araştırıyor ve bunlarla ilgili yazılar yazıyordu.
4. Uğur Mumcu’nun en son kaleme aldığı yazı 7 Ocak 1993 tarihinde Cumhuriyet’te yayınlanan “Mossad ve Barzani” başlıklı yazısıdır.
5. 21 Ocak 1993 Perşembe Hikmet Cetinkaya söyle anlatiyor…
Uğur Mumcu ve Cüneyt Arcayürek, Ankara’dan İstanbul’a gelmişlerdi birlikte.
Uğur oldukça tedirgindi ve İlhan Ağabey’e dönüp şöyle dedi:
İlhan Ağabey seni ve beni öldürecekler!”
Ayni gün Ugur Mumcu Ankaraya dönüyor.
6. 22 Ocak 1993'te, Saygı Öztürk'ün elindeki İsmet İnönü'nün "çok gizli" Kürt raporunun bir örneği Uğur Mumcu'nun eline geçti. Uğur Mumcu'nun yaptığı çalışmalar, belki de cumhuriyet tarihinin bir türlü çözülemeyen en büyük sorunu olan Kürt Sorunu'na ışık tutacaktı.
7. 23 Ocak 1993'te Albay Kıvrak, "Hayati bir konu" diyerek Mumcu'yu aradı ama ona ulaşamadı.
Ve 24 Ocak 1993 te Mumcu suikasta kurban gitti. Suikastten sonra " Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'ye gönderildiği iddia edilen 100 bin silaha ait belgelerin elinde olduğu iddia edildi. . O günlerde bunları yanıtlayan Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, "Zamanı geldiğinde konuşuruz" dedi. Eşref Bitlis de 25 gün sonra öldürüldü.
Cinayeti İslami Hareket, İBDA-C, Hizbullah, PKK üstlendi.
Ankara DGM savcısı Ülkü Çoşkun aynen şunları söylemişti ``üstüme gelmeyin devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözer.`` dedi bunun üzerine gidilmedi. Sonrasında Çoşkun bu ifadesini geri çekmiştir. Veya geri çekmesi için zorlanmıştı.
Dönemin başbakanı Süleyman Demirel ``Olayı aydınlatmak namus borcumuzdur'' dedi ama olay aydınlatılmadı veya aydınlatılmasına kimler neden engel oldu.
Hüsamettin Cindoruk ise o dönemde daha vahim bir açıklama yapmıştı ve demişti ki ``Zaten bekliyorduk.``
24 Ocak 1993 te Mumcu suikastı ile ilgili soru isaretlerine isterseniz göz atalım.
1. O sokakta o gün delil aranmadan temizlikçiler tarafından sokak süpürüldü. Süpürenlerin ifadesine başvurulmadı, çöpler icelenmedi.
2. Devlet suikastan haberdar olmasına rağmen Mumcu'ya neden koruma verilmedi.
3. Cinayette kullanılan C4'ün adresi bilinmesine rağmen olayın üstüne gidilmedi.
4. Herkes olay yerine gelirken olay yerinden beyaz kartal bir arabayla uzaklaşanlar neden sorguya çekilmedi.
5. Savcılar neden değiştirildi ve savcı Kemal Ayhan aniden öldü ama otopsi yapılmadı ve neden öldüğü anlaşılamadı.
Yıllar sonra Güldal Mumcu'yu yani 1996 yılında bir bayram sabahı ziyaret eden Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, "Olayın faillerini bulsak sizin için yeterli olur mu?" diye sorduktan sonra, Güldal Mumcu'nun verdiği "Ben gerçeği istiyorum" yanıtı üzerine, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, "Siz hepsini istiyorsunuz. O zaman üç tane gül alacağım. Birini Başbakanlık'a, birini Çeçenistan'a, birini de Uğur Bey'in öldürüldüğü yere koyacağım." diyerek cinayetin adreslerini göstermişti. Cinayeti devletin ve taşeronlarının işlediği apaçık ortadaydı.
Uğur Mumcu, halkını bilgilendirmek adına çalışan emektar bir gazeteciydi, aydındı. Uğur Mumcu ne hırsızdı, ne terörist, ne vatan haini, ne de din taciriydi. Bu olayda en acı olan 22 yıldır Güldal Mumcu'nun adalet konusunda hiç bir ilerleme sağlayamamasıdır. Daha çok yıllar geçecek ve bu cinayetler hep karanlıkta kalacak. Şunu hiç unutmayın ki Mumcu öldürülmemiş olsaydı ve gerçekten Mumcu'yu iyi anlayabilseydik, bugün Türkiye'de ki sorunların hiç biri olmayacaktı. Kürt sorunu çözülecekti ve din tacirlerinin her bir kalemizi işgal edilmesi engellenecekti. Sevgili Uğur senin korkuların gercekleşti Pkk ve din tacirleri Türkiye'yi bir uçurumun eşiğine getirdi. Türkiye patlamaya hazır bir bomba. Ve biz vatanseverler bir kıvılcım bekliyoruz, devrim için ve dünyanın en güzel devrimini yapmaya hazırız. Çünkü Mustafa Kemal'in torunlarına yenilgi değil devrim yakışır. Uyanın artık, kaldırıp atın üzerinizdeki ölü toprağını ve vatanınıza sahip çıkın ve kurtarın. Emperyalizme, siyonizme bir kez daha güzel bir ders verin. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda fazlasıyla mevcut.
24 Ocak 2015 Heidelberg



Anayasa Değişikliği ve Başkanlık

Anayasa Değişikliği ve Başkanlık

Bilgi'de Buluşma Platformunun 18.12.2016 tarihinde Almanya'nın Kampt-Lintorf şehrinde Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun katılımıyla gerçekleştirdiği ''ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE BAŞKANLIK' konferansı.  

Türkiye Cumhuriyetinde anayasa değişikliği ve başkanlık konusunu tartışırken, önce şunu ortaya koymamız gerekiyor. Türkiye Cumhuriyetinde yaşam hakkı hiç bu kadar tehlike altında oldu mu? Türkiye de her an her yerde ne olacağı belirsiz bir tabloda yaşam hakkının en ileri derecede teklike altında olduğu ve terörün en ileri dereceye taşındığı bir ortamda Türkiye'de anayasa değişikliği tartışılıyor.

Anayasalar ne zaman değişir ve neden açık olması gerekir.
Anayasa ne zaman değişir, nasıl yapılır. Anayasalar toplumda ki uzlaşmanın en garip seviyede yaşandığı, toplumsal sorunların bertaraf edildiği bir ortamda söz konusu olabilir. Böyle bir ortamda anyasa değişikliği yapılabilir. Ama baktığımızda Türkiye'yi bu tabloya taşıyan iktidar bunları görmemezlikten gelip, dünyada eşi benzeri olmayacak bir biçimde ve hiç birimizin görmediği bir şekilde gizli bir anayasa teklifini bir anda ülke gündemine koymuş durumdadır.
Anayasalarla ülkenin yarınlarının nasıl biçimleneceğini, devletin hangi sistemle nasıl devam edileceğini, ortak bir akıl yaratarak ortaya konulması gerekmektedir. Ama böyle bir amaç taşıyan siyasi iktidar bile olsa bunu gizlememesi ve açık olması gerekir.

Anayasa değişikliği metni neden saklanıyor?
Demokrasi dediğimiz, açıklık dediğimiz herşeyi ile demokrasiye hesap verebilir olmak değil midir?
Demokrasi dediğimiz atacağımız adımların bizleri nereye götürdüğü ve içinde bulunduğumuz sorunlara çözüm yaratıp yaratmayacağı değil midir? Demokrasi bu ama AKP nin amacı gerçekten demokrasi olsa, toplumun her kesimini sürecin içinde tutarak sorunların çözümü için eğer ki anayasa değişikliği gerekiyorsa, anayasanın neresi, nasıl ve niçin değişmesi gerekiyor diyerek toplumun her kesimini sürecin içinde tutarak bir hazırlık yapması gereklidir. Ama Türkiye'de şimdiye kadar toplumsal güçlerden, toplumun her kesiminden uzak en çok uzak hazırlanan bir metinle karşı karşıyayız. Demek ki bu metni hazırlayan kesim, bu metni hazırlayan güç, kitle sadece kendi yarını için bir şey hazırlıyor. Eğer bütün toplumun isteğine göre bir metin ortaya çıkarmayı arzulasa her kesimi bu sürecin içinde tutar ona göre hareket ederdi.
Dünyada anayasası olan ve anayasa değişikliğine giden hiç bir ülkede anayasa değişikliği gizli hazırlanmıyor. Türkiye'de bunu darbeler bile yapmadı. Meclise sunulana kadar anayasa değişikliğinin içeriği hakkında bilgi sahibi olamadık ve tahminler üzerine konuştuk. O halde bu anayasa değişikliği gerçekten sorunsuz olsa, herhangi bir hukuk ve demokrasiye aykırılık yaratmayacak olsa, AKP bunu neden saklasın ki? Demek ki birşeyler oldu bittiye getirilmek isteniyor. Demek ki birşeyler toplumun veya ilgili kesimlerin tartışmasından kaçırılmak isteniyor ve iktidar bunu başardı. İktidar anayasa değişikliğini bir anda meclise sundu.

Anayasa değişikliği metnini Akp kendi milletvekillerinden bile sakladı.
İktidar anayasa değişikliğini meclise sunarken 316 milletvekili oturup bir kere bile olsa toplantı mı yaptı. 316 milletvekilinin bir anda altında imzası bulunan bu metin bir gecede meclise sunuldu. Demek ki anayasa değişikliğini bir güç bir yerden kontrol ediyor ve bir yerde organizeli bir hareketle bu süreci yönlendiriyor. Çünkü kamuoyunda ve hiç bir yerde veya AKP kendi yaptığı açıklamalarıyla 316 milletvekiliyle bu konuda bir kere olsun toplantı yaptığını ortaya koymadı. Demek ki bırakın diğer partilere açık olmayı bu teklifi hazırlayan AKP nin içinde dahi bu teklif herkese açık değildir. Düşünün milletvekilleri dediğimiz hiç kimsenin iradesine tabi olmayan bir kesimde, AKP'de AKP milletvekilleri önlerine konulan teklifin içeriğinden haberdar değillerdir. Ayrıca iktidar vekilleri teklifin nasıl hazırlandığını bile bilmemektedirler. Eğer bu anayasa değişikliği teklifi AKP'nin nasıl bir sistem sorusunu yanıtlıyorsa bu dahi olamaz. Anayasa bir partiye göre şekillenmez. Lakin AKP kendi milletvekillerinden bile bu teklifi sakladı.



Siyasi partilerin yani muhalefetin tutumu ne olmalıdır.
Burada ciddi bir şekilde düşünmemiz gerekiyor. Bu duruma siyasi partiler tepki verirken, bir anayasa değişikliğinin, bir anayasa değişikliği ile amaçlarının ülkemizde sorunları çözme iradesini taşımadığını ve hazırlanma sürecinden hareketle böyle bir sürecin Türkiye'ye aydınlık bir yarın getirmeyeceği tepkisiyle çok net bir karşı duruş göstermeleri gerekmektedir.


AKP'nin hedefinde YARGI var.
Peki Türkiye'de anayasalar ne zaman değişti ve bir de bugünkü durumu inceleyelim. Neden yapılan anayasalar kalıcı olmuyor. Çünkü 1961 anayasasını incelersek, 1961 anayasası en uzun yürürlükte kalan anayasamızdır. Fakat zaman içerisinde değişikliğe gidilmiştir ve ilaveler yapılmıştır. 1961 anayasasında özgürlükler en geniş şekliyle kalmasına rağmen, iktidarın en çok şikayet ettiği yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. İktidarın tartışmasız en çok kendisine çekmek istediği yapı YARGI'dır. Çünkü bütün dünya ve avrupa ülkelerini gözden geçirdiğimizde, demokrasi dışında hareket etmek isteyen iktidar kendi amaçlarına, artık silahlı kuvvetler tarafından silahlı kuvvetler üzerinden yapacakları darbelerle adım atmak değilde, deomokrasi ve hukuk dışı adımlarını tamamen bağımsızlıkları elinden alınmış YARGI üzerinden yapıyorlar.
Türkiye'de bunu yakın tarihimizde yaşadık. 2010 öncesi ve 2010'nun hemen sonrasında adı Ergenekona çıkan ve bu adla yapılan tüm yargılamlarda hükümet hep bu şekilde hareket etti. 1961 anayasasından sonra darbe yönetimleri amaçlarına hep bağımsızlıkları alınmış YARGI üzerinden hareket ederek ulaşma iradesi sergilediler. Bunun içinde hep anayasayı hedefe oturttular. 12 Mart'ta anayasa değişti hedefte YARGI vardı. 12 Eylül'de anayasa değişti hedefte yine YARGI vardı. İktidara yaklaştırılan, iktidarın kontrolüne geçen bir yargı vardı. 2010 yılında yetmez ama evet rüzgarlarıyla yapılan bir anayasa değişikliği yaşadık. Hedefte yine YARGI vardı.

İktidar halk üzerinde algı operasyonu yapıyor.
1. Askeri yargı kaldırılıyor.
İktidar anayasa değişikliği dışında daha farklı şeylerde söylüyor. Örneğin Türkiye'de demokrasi sorularının kalkacağını söylüyor. Fakat anayasa değişikliğine bakıyoruz BAŞKANLIK adı altında yapılacak bir takım şeyler söyleniyor. Bu anlamda Türkiye'ye gizli tuzaklar kuruluyor. Örneğin askeri yargıyı kaldırılacağı söyleniyor. Askeri yargının yaptıklarına bakarsak mevcut sistem içerisinde işlevini kaybettiğini görüyoruz. Fakat siyası iktidar bunu kendi amacına ulaşmak için kullanıyor. Askeri yüksek yargıyı kaldırıyorum diyerek, liberal rüzgarları ardına alabilmek, belli kesimin oylarını alabilmek ve kendi amacı doğrultusunda çekip kullanabilmek için anayasanın başka bir boyutunu toplumun önüne koyuyor.
2. Seçilme yaşını düşürerek gençler kandırılıyor.
Ülkemizde seçme ve seçilme yaşları farklıdır. Seçilme yaşı ülkemizde 25 yaştır. Ancak anayasa değişikliği ile seçilme yaşı 18 yaşa düşürülüyor. Seçme yaşı ülkemizde 18 dir. Deniliyor ki seçilme ve seçme yaşını eşitliyoruz. Fakat geriye gidersek bu seçilme yaşı 30 yaştı. AKP bunu daha önceki bir değişiklikle 30 yaştan 25 yaşa düşürdü. O zaman bu neden akıl edilmedi. Şimdi ki amaç 25 yaştan 18 yaşa düşürürken anayasada yapılan değişiklikle 18 ile 25 yaş grubuna yönelik yeni bir dalgayla AKP anayasa değişikliğini karşımıza getiriyor. AKP kendi karanlık amacına ulaşabilmek için, anayasanın hangi maddesiyle nasıl oynayabilirim gibi çok güzel bir mutfak çalışmasıyla toplumun karşısına çıkıyor. Bu konuda ki anayasa değişikliği ile gerçekten amaç gençleri sistem içinde demokrasi içinde etkin kılmak değildir. Amaç gençler olsa bugün ülkemizde gençlerin mücadele etmek zorunda kaldıkları çok daha ciddi sorunların çözümü için adım atılırdı. Gençlere yönelik sadece bir madde de yaşı 25'den 18'e düşürerek gençler demokraside etkin mi kılınacak. Böyle bir durum söz konusu mudur? Hayır böyle bir durum sözkonusu değildir.

Türkiye'de anayasa değişiklikleri hep darbe dönemlerinde yapılıyor.
Türkiye'ye baktığımızda anayasa değişikliği toplumsal sorunların zirve yaptığı dönemlerde değil, bilakis darbe dönemlerinin yaşandığı zamanlarda gerçekleşiyor. Böyle zamanlarda gerçekleştiği için yapılan anayasa değişikliklikleri kalıcı olamıyor. Darbe dönemleri olağan üstü dönemler, gücün, iktidarın, hükümetin ve yürütmenin baskın güç kullandığı denetimsiz güç kullandığı dönemlerdir.
Tablo bu olunca yargı hep hedefte, yargı denetimi hep birinci plandadır. Bugün yapılmak istenen anayasa değişikliği 12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 2010'da yapılandan farklı değildir.


AKP gizli anayasa değişikliği taslağını TBMM den hızlı bir şekilde geçirmek istiyor.
Hatta daha da ötesi o dönemlerde yani 12 Mart'ta, 12 Eylül'de, 2010'da yapılmamış bir şekilde bugün toplumun önüne gizli bir metinle gizli bir anayasa değişikliği ile çıkıldı. Ve acele edilerek bu anayasa değişikliği çok kısa bir sürede TBMM den geçirilmeye çalışılıyor. Bu metin TBMM den geçirilmeye çalışılırken, bu metnin meclisde ki çalışma süreleri içinde neleri hangi sorunları ortaya çıkaracağı yaratacağı bilinmiyor ve ciddi bir şekilde tartışılacak zaman dilimi bırakılmıyor. Böyle bir durum söz konusu olamaz.

AKP nedir kimdir? Cemaat ile bağlantısı nedir? Hedefi nedir?

TBMM ye sunulan metne baktığımızda, bugün kü AKP'nin meşru iradesini çok net görüyoruz. Yapılanı çok iyi analiz edebilmek için, öncelikle AKP'nin iradesini ve demokrasiye bakışını ve demokratik sistem içerisindeki yerini çok net olaral görmek ve anlamak gerekir.
AKP kimdir, nedir? AKP Türkiye'yi nerden nereye getirdi ve şimdi nerden nereye götürecek. Eğer bu soruyu yanıtlarsak yapılmak istenen anayasa değişikliğini daha net anlayabiliriz. AKP 2001 yılında kuruldu 2002 de iktidara geldi. AKP bugün en büyük düşman ilan ettiği cemaat ile cemaatin kadrosunu kullanarak iktidara geldi. O yolu birlikte yürüyerek iktidar da olmaya devam ettiler. AKP iktidara geldiğinde Türkiye'de ki daha önceki süreci hatırlarsak. Refah partisinden kopan bir hareket ve daha sonraki partileşme sürecinde AKP'yi yenilikçi, özgürlükçü, demokrat gibi Türkiye'de yeni bir rüzgar, yeni bir hareket, yeni bir reçete gibi sunuldu. Emperyalizm AKP'yi reçete gibi sundu. Dolayısıyla bütün kapılar AKP'ye sonuna kadar açıldı. AKP bu şekilde iktidara taşındı. AKP iktidara taşınırken kadrosu Refah partisinin kadrolarından kopup gelmişti. Refah partisi kimdi? Refah partisi laik, demokratik cumhuriyete karşı ve bu sistemi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir partidir. Bu durumu gerek anayasa mahkemesi kararıyla ve gerekse insan hakları mahkemesinin kararıyla kapatılan bir parti olduğunu görebiliriz. Dolayısıyla iktidardaki gücün nasıl bir güç olduğunu buradan da görebiliriz. Refah partisi politikalarına karşı koymayan bu kadrolar, AKP de olduğu müddetçe bu politikaları yaşatmaya devam edeceklerdir. Daha sonra bir çıkış yaratmak için sadece bir tabela değişikliği ile yollarına devam eden bir partidir. Daha da önemlisi Cemaat ile çok sıkı ilişkiler içine girerek yoluna devam eden partidir. Amacı mevcut sistemi yıkmaktır.

Anayasa mahkemesi AKP'nin laik ve demokrat olmadığına karar verdi. Buna rağmen AKP kapatılmadı. Muhalefet sesini çıkarmadı.
Bu amacından vazgeçmediği için AKP iktidara geldiğinde yine benzer bir şekilde kapatma davasına muhatap oldu bu parti. Kapatma davasına muhatap olduğunda, anayasa mahkemesi AKP'nin laik ve demokratik cumhuriyete aykırılığın odağı haline geldiğine karar verdi. AKP laik ve demokratik cumhuriyete aykırı bir parti. Fakat Türkiye'de o zamana kadar hiç yaşanmamış başka bir şey yaşandı. Laik olmayan bir parti denmesine rağmen, laiklik anayasa da değişmez bir hüküm olmasına rağmen, laik olmayan bir parti kapatılmadı. Laik olmayan bir parti laik hükümet görevi yapabilir dendi. Hiç bir siyasi parti buna sesini çıkarmadı, hukuk çevreleri sesini çıkarmadı.

Türkiye'de siyasi partiler iyi muhalefet yapmıyor.
Gelin biraz ötesine geçelim. Siyasi partiler ne için var. Siyasi partiler demokrasi için var. Türkiye'de cumhuriyeti kuran CHP demokratik yaşam, demokratik yaşam derken çok partili yaşam için yeni siyasi partileri amaçladı ve sisteme kazandırdı. Siyasi partiler demokrasinin olmazsa olmasıdır. Anayasa mahkemesi bile o kararında AKP'nin yarın demokrasi için var olan bir siyasi partinin, demokrasi karşıtı olduğuna karar verdi. Demokrasi cumhuriyetin değişmez bir niteliğidir. Cumhuriyetin değişmez niteliği demokrasi olmasına rağmen, demokrasi karşıtı olan bir parti demokrat hükümet yapabilir dendi ve AKP kapatılmadı. Buna hiç bir siyasi partiden tepki çıkmadı, hiç bir demokratik derneklerden tepki ortaya çıkmadı. Türkiye ve geleceği AKP'ye teslim edildi. Şimdi darbelere darbe diyerek neden karşı çıkıyoruz. Demokrasiyi kaldırdıkları için. Seçim olmadan iktidara geldikleri yada demokratik ortamı yok ettikleri için. AKP'ye çok açıkca demokrasi karşıtı bir irade iktidarı denmesine rağmen AKP kapatılmadı. Böyle bir irade, böyle bir parti kapatılmayıp, bu iradeye iktidar gücü verilir ve bu gücü kullanabilirsiniz denirse ne olur? Cumhuriyet yıkılır rejim değişir.

AKP Türkiye'ye anayasa değişikliği ile darbecilerden daha çok zarar verecek.
Darbeciler bile darbe sonrasında hemen demokrasiye geçelim diye hemen toplumun önüne bir anayasa çıkartıyorlar. Ve bu anayasayı açık hazırlıyorlar. O içeriğini beğenmesek bile, toplumdan gizlemeden, saklamadan bir an önce demokrasiye geçelim diye, hemen süreci kısa tutup bir anayasa değişikliği ile toplumun karşısına çıkıyorlar. Darbe yönetiminin demokrasi dışı yönetimini devreden çıkartalım diyorlar. Peki laikliği aykırı ve demokrasi dışı gördüğümüz AKP iktidarı için 2008 de kapatma kararı verilmesine rağmen, daha sonra seçimlere gidilmesi ve seçimleri kazanması AKP'yi bu niteliğinden kurtarabilir mi? Böyle bir şey mümkün müdür? Öyle olsaydı 12 Eylülün hemen ertesinde hazırlanan 1982 anayasası halk oyuyla %92 alınca en demokratik anayasamı oldu. Demek ki halk oyu bir şeyleri temizlemiyor.Ya da halk oyuna gittiğinizde, içeriği demokrasiye, kurucu değerlere ne kadar aykırı olursa olsun demokratik bir ortam yoksa halk oylamasında geçmeyeceği anlamına gelmemektedir. Baskın irade neyse, iktidarın iradesi neyse o şekilde halk oylamasından geçiyor. Bugün içinde bulunduğumuz durum yönünden bu son derece anlamlı ve önemlidir. AKP de 2008 den sonra girdiği her seçimden galip çıktı.
AKP'nin seçimleri kazanması AKP'yi demokrat yapmıyor.
AKP 'nin her girdiği seçimde kazanarak çıkması, nasıl 12 Eylül'de darbeyi yapanları demokrat hale sokmadığı gibi (%92), AKP'ninde girdiği her seçimden kazanarak çıkması AKP'yi demokratik ve laik niteliğe sahip kılmadı ve kılamazda. Çünkü AKP politikalarında, adımlarında hiç bir değişikliğe gitmedi. Aksine 2008'e kadar ki sürecide bir tarafa bırakırsak, 2008'den sonraki süreçte geçmişindeki adımların çok daha ilerisinde tehlikeli adımlar atmaya başladı. Ve çok daha ilerisinde tehlikeli adımlar atmaya başladığı için, AKP ne yaptı? Ben yeniden bir kapatma davasına muhatap olabilirim düşüncesiyle 2010 da anayasa değişikliğine gitti. Bu anayasa değişikliğinin özü budur. Onu frenleyecek, engelleyecek hiç bir güç ve yargı olmasın diye 2010'da o laik olmayan, demokrat olmayan AKP hazırladığı anayasayı halka götürdü ve geçirdi. Yani nasıl 12 Mart'ta, 12 Eylül'de darbe yönetimleri nasıl anayasa hazırladılarsa, o dönemde de laik ve demokrat olmayan bir yapı anayasa hazırladı. Buda bir sivil darbedir. 2010'da ki anayasayı yetmez ama evet özgürlük rüzgarlarıyla halk oylamasından geçirdiler. Kolaylıkla halk oylamasından geçirdi ve onu engeleyecek bir yargıda söz konusu olmadı. Ve bakınız Türkiye'de cumhuriyetle karşı karşıya geldiği her olayda, her konuda , hukukla karşı karşıya geldiği her konuda AKP'nin başvurmadığı veya topluma baskı yapmadığı hiç bir konu yoktur.

AKP kendisi hakkında verilen kapatma kararına sessiz kaldı.
AKP hakkında verilen kapatma kararı sonrasında kapatılmayınca bu karara karşı ağzını kapattı ve sesini kesti. Hiçbir şekilde insan hakları mahkemesine, bana hazine yardımından yoksunluk kararı verdiniz diye başvurmayı aklına bile getirmedi. Çünkü başvuru yapılsa herhalde Refah partisine verilen kapatılma kararı ile AKP'nin yaptıklarının kıyaslanması söz konusu olacaktı ve onun için AKP ben bu defteri bu şekilde kapatıyorum dedi.

AKP 2010 anayasa değişikliği ile kendi yolunu açtı.
Bu süreci bu şekilde kapattıktan sonra, yoluna daha kararlı bir şekilde devam etti. Ve öyle bir anayasa mahkemesi yarattı ki 2010'da geçmişteki laikliğe, demokrasiye ve cumhuriyete aykırı yaptıklarının çok daha fazlasını yapmaya başladı. Artık onu denetleyecek ne bir anayasa mahkemesi var, nede bir yargıtay yapılanması. 2010 anayasa değişikliği ile kendisini denetleyecek bir YARGI'yı yok etmişti.



AKP'nin suç dosyasına hakim birisiyim.
AKP 2001 yılında kurulmuş, 2008'de de kapatma davası açılmıştı. Bu 8 yıllık sürecin 7 yılında AKP'nin sicil ve soruşturmalarını bizzat yürüten bir savcı olarak görev yaptım. Öte yandan belediye başkanı olduğu dönemde de şuan ki cumhurbaşkanı belediye başkanlığı döneminin önemli soruşturmalarını o dönemde yargıtay yürüttüğü için büyük şehir belediye başkalarının suçlarına ilişkin soruşturmaları ben yaptım. Bizzat soruşturan savcı olarak görev yaptım.

Erdoğan çıkardığı kanunlarla kendisini korumaya alıyor.
1. AKP iktidara geldiğinde eğer ortada gerçekten hesap veremeyecek bir şey yoksa, AKP iktidara gelir gelmez büyük şehir belediye başkanlarını YARGITAY soruşturamaz diye bir kanun değişikliği yaptı. Yargının bağımsızlığının söz konusu olmadığı bu tabloda biz elimizdeki dosyalar il başsavcılıklarına geçti. İl başsavcılıkları, adalet bakanlığı HSYK kontrolünde yani AKP'nin elinde. Eğer yapılan süreçlerde yargı boyutuyla herhangi bir sorun söz konusu değilse o değişiklikler neden yapıldı. 2. Akp hemen iktidara geldiğinde terör tanımını degiştiriyor. Bugün terör karşısında AKP çıkıyor terörü kınıyor. Oysa AKP iktidara geldiğinde Türkiye'de terör neydi şimdi ne durumda. AKP iktidara geldiğinde ilk yaptığı şey terör tanımını değiştirmek oldu. Hemen terör yasasında terör tanımına el attı. Bugün bütün çağdaş dünyada genel kabul gören bir terör tanımı var. O terör tanımı içinde terör olanı terör olarak nitelemek için, sadece eline silah almadan, silah öncesi aşamayı bile, toplumda baskı, sindirme, yıldırma gibi her türlü yöntemi kullanan herkesi terör içinde gösterecek bir terör tanımı vardır.

AKP Fetö'yü terör olmaktan çıkardı. Şimdi Fetö'yü tekrar terör ilan ediyor.
AKP iktidara gelir gelmez, kendisi islami ve cemaat tabanından beslendiği için hemen terör tanımını değiştirerek cemaatleri ve dini grupları özgür bıraktı. Bugün toplum önünde kahramanlık gibi ben Fetö'yle mücadele ediyorum diyor. Değiştirdiği terör tanımında silah olmadan terör olmaz şeklinde bir terör tanımı getirdi. Yani Fetö ve diğer cemaat yapılanmalarını terör dışına çıkardı. Şimdi ben nerden bileyim, öyle miydi, böylemiydi diyor. Peki neden 2003 yılında terör tanımını değiştirdin. Çünkü o yolu beraber yürümesi gerekiyordu. 2003 öncesinde bu islami örgütlere yönelik YARGI'da açılan, devam eden mahkumiyet ile sonuçlanan davalar vardı. Ama AKP bu islami örgütlerin önünü açmak istiyordu. Çünkü o kadrolardan besleniyordu bu kadroları kullanıyordu. Ve gelir gelmez böyle bir terör tanımı değişikliği ile yoluna devam etti.
Bakınız 2008 de ki AKP neydi. 2013 sonrasındaki AKP bu tür yapılarla beslenerek bu kadroları kullanarak cumhuriyeti yıkmak için çalışmaya devam etti.

Cemaatin amacı Cumhuriyeti yıkmaktır. AKP'nin hedefide aynıdır.
Fetö denilen olay veya cemaat denilen olay, devlet kadrolarına yerleşerek, devlet kadrolarını ve imkanlarını kullanarak, devlet kadrolarında islami esaslar doğrultusunda cumhuriyetin niteliklerini değiştirerek islami yapılanmayı ortaya çıkarmaktır. Geçmişte cemaat yapılanmaları bu tanımla suçlandı. AKP iktidara geldiğinde terör tanımını değiştirerek, Cumhuriyetin niteliklerini hedef alan, islami yapılanmayı hedef alan kadrolar devletle olabilir ben bunda aykırılık görmüyorum diyerek terör tanımı değiştirildi. Bu kadrolar bu şekilde ortaya çıktı. Şimdi bugün Fetö'yle mücadele ediyorum diyor ama bu yolu zaten kendisi hazırladı.



AKP ve Cemaat kavgasının nedeni.
Bu kadroları kendisi hazırladı. 2010'da ki anayasa değişikliğinde sonra iktidarda ki kadroları kullanırken, giderek cumhuriyet karşıtı iki güç hem iktidarı beraber kullanıyor hemde her ikisinin hedefinde de cumhuriyet var. Her ikisinin hedefinde cumhuriyet yıkmak olduğu için her kim hedefe daha çabuk ve önceden ulaşacak tartışmaları, çatışmaları ortaya çıktı. Cumhuriyeti hedefe oturtan bu iki güç cumhuriyeti ortadan kaldırma noktasında, hangisinin daha önce sonuca ulaşacağı ve hangisinin daha çok iktidar olanaklarından yararlanacağı kavgasının, çatışmasının çıkmasıdır. 2013'de 17-25 Aralık tartışmaları yaratan bu. Şimdi geldiğimiz süreçte AKP anayasa değişikliği yaparak yani kendisine yeni bir YARGI yeni bir tek güç yaratıyor. 2010'da bu yargıyı bir daha yaratmıştınız. Peki topluma şunu anlatın 2010'da ki yargıyı neden yarattın. Bugün onu silip bir kenara atıyorsun. Neden bugün yeni bir yapıyı öne çıkartıyorsun. Ya de ki 2010 da yanlış yaptım ama bunuda diyemiyorsun. Kendini kurtarmak ve cumhuriyeti daha kolay yıkabilmek için yeni bir yargı yazıyorsun.

AB AKP'nin can simidi oldu.
AKP yeni süreçte yeni kullanacağı bir yapı yaratıyor. Her karşı devrim bir hukuk sistemi yaratıyor. Türkiye'de AKP demokrasi ve laiklikle çatışan AKP kendi karşı devrimini hukuk üzerinden kendi hukuğunu oturtarak gerçekleştirdi ve gerçekleştirmeye devam ediyor. Bu noktada Avrupa Birliği süreci AKP nin can simidi oldu. Nasıl can simidi oldu? AB sürecinde Türkiye'de bütün mevzuatın elden ve gözden geçirilmesi, özgürlük yönünden sorun yaratan maddeler varsa bunların düzeltilmesi öne sürüldü ve bütün yasalar masaya yatırıldı.

AKP Cumhuriyeti kuran temel kurucu yasaları çöpe atıyor.
Bu noktada Cumhuriyet bir ufuk devrimidir. Cumhuriyet temel yasaları ortaya çıkardı. Bu temel yasaları hepsi artık gününü doldurdu diyerek, 1920'lerin hukuk devrimleriyle yapılan bütün yasalar çöpe atıldı.AKP aynen bugün BAŞKANLIK ile ilgili anayasal değişikliği yaptığı gibi bir anda, bin, beşyüz, binbeşyüz maddelik yasaları TBBM'ye sundu. Bunlar ne zaman ve nasıl hazırlandı. Ve neden böylesine önemli bir konu tartışma konusu edilmedi. Ki temel yasalar (ticaret yasası, ceza yasası, medeni yasa, borçlar yasası) yani kişinin doğumundan ölümüne kadar ne yapacağını, hangi hak ve özgürlükleri nasıl kullanacağını sonuna kadar düzenleyen yasalardır. Bunlar aynen anayasalar gibi en uzun soluklu çalışmalar gerektiren yasalardır. Her ülkede böyle yapılan yasalar kolay kolay değiştirilmeyen yasalardır. Ama AKP'nin amacı AB değildi, AB bu yasların güncellenmesini istiyordu. AKP ben bu yasaları güncelliyorum diyerek, takıyye yaparak o yasaların hepsini çöpe attı ve bütün yasaları yeni baştan kendine uygun hale getirerek çıkartı.

AKP anayasa değişikliği ile Cumhuriyeti yıkıyor.
Bütün yasaları yeni baştan çıkarınca, şuan Türkiye Cumhuriyetinin hukuk devrimi adı altında kabul ettiği bir tane bile temel yasa kalmıyor. Cumhuriyet kendi hukukuyla, kendi hukuk devrimiyle geldi. Ama AKP yani o laikliğe karşı olan, demokrasi karşıtı olan AKP'de o temel yasalarıyla yani kendi karşı devrimini yaratan, yaşatan temel yasaları getirdi. Buna hukuk camiası karşı koymadı, buna siyasi partiler karşı koymadı. AKP TBMM'de sahip olduğu çoğunlukla bu süreçleri sancısız yaşadı. Liberal rüzgarları arkasına almıştı hiç kimse ne oluyor diye tartışmadı. Bunları yapan AKP'ze AB başka şeylerde söylüyordu. 2000 üzerinde yasa çıkartıldı. 2000 üzerinde yasa çıkartan AKP ben seçim yasasını, siyasi partiler yasasını değiştireyim diye asla ve asla aklına getirmedi. AKP hep cumhuriyetin hukuk devrimleri ve hukuk reformlarıyla ortaya koyduğu hangi yasa varsa aklına hep o yasaları getirdi. Çünkü AKP'nin aklında hep cumhuriyet vardı. Cumhuriyetin karşısında durmak vardı. Kendi devletini kurmak vardı.

Erdoğan tüm gücü eline geçirmek istiyor.
Bakınız cumhuriyet hukuk devrimiyle gelirken, her hukuk devrimini yaşatacak olan yargı sitemini uygulayacak olan yüksek mahkemeler vardı. AKP bu şekilde temel yasaları getirince ne yaptı.Sistemde çokta cumhuriyet anlayışı içinde olmamasına rağmen yine o sistem içine sızmasına rağmen, mevcut yargı örgütüne dahi güvenmeyerek, bu yıl geçen yıl yargıtay ve danıştayla ilgili çıkarttığı yasalarla bir önce ki sene yargıtayda yaptığı seçimlerle yargıçlar ve savcılar içinde tek güç olduğunu ortaya koydu. Düşünün, yargıç ve savcılar seçim yapıyor, kendilerini güvenceye taşıyacak HSYK seçiyor ama o kuruma iktidar kimi isterse o seçiliyor. Şimdi HSYK yargıya güvence olmak için var, yargıyı yönetmek için değil. Öyle olsa bu kurulu gerek yok iktidar istegiği gibi yönetir. Dolayısıyla ortaya bir kural kondu, iktidar şunu seçeceksiniz diyor ve iktidar kimi istiyorsa o kişilere son verildi.
Biz ne hükümet ne cemaat dediğimizde yargının durumunuda ortaya koymuş olduk. Yargıçlar sendikası ve yarsav olarak iktidarın karşısına çıktığımızda, yargı kendisine güvence istemeyen bir yargı olduğu fotografı ortaya çıktı.

AKP 2010'da Cemaatin elinde olan HSYK'ya istediğini yaptıramadı.
İktidarın koltuğunun altına girmiş bir yargı olduğu 2014 HSYK seçimlerinde çok net bir şekilde ortaya çıkmıştır. 2010'da yine HSYK'yı bu iktidar oluşturmuştu. Ama kendi kadroları yoktu, bir baktı ki oluşturduğu HSYK tamamen cemaatin eline geçmişti. HSYK'nın o süreçteki bütün görevlilerini iktidar kendi eliyle yani cemaatin kadrolarını HSYK taşımıştı. Bugün kendi istediklerini o HSYK'ya yaptırsaydı bugün hesap sormayacağı bir HSYK olacaktı. Bu HSYK'ya kendi istediklerini yaptıramadığı için bugün adı FETÖ'yle mücadele olmasına rağmen, Fetö'yle mücadele etmeden o HSYK'nın hepsini tutuklu bir şekilde Fetöcü olsun olmasın hepsi cezaevinde.
AKP kendini kapatacak olan tüm engelleri kaldırdı.
AKP 2014'de şunu gördü, kendi net kadrolarıyla YARGI'yı ele geçirdiğini gördü. Kendi net kadrolarıyla yargıyı ele geçirdiği için şimdi ne yapmak istiyorsa o HSYK üzerinden yaparak devam ediyor. Öyle olduğu için 2010 sonrasında o anayasa değişikliği ile anayasa mahkemesini yeni baştan yaptı. Yani artık onu kapatacak bir anayasa yoktu. Hemen bunu yapar yapmaz, yargıtaydaki, danıştaydaki kadrolar acaba onun istediği nitelikte sayıda mı değil mi diye, mevcut kadroların yarısı kadar daha kendi yargıç ve savcılarını yüksek yargıya aldı. Ama cemaat kendi kadrolarını yargıya taşıyınca, iktidar benim istediğim hukuk iktidarın hukuku olamayacağını görünce orada çatışma süreçleri daha çok ortaya çıktı.

AKP yeni bir devlet kurar gibi yasaları sil baştan yapıyor. Devleti ele geçiriyor.
İşte 2014 sonrasında yeni HSYK'ları kurduğunda cemaate yönelik soruşturmaları ortaya çıkardığında yeni yasalarla yargıtay ve danıştayı, sanki yeni bir devlet kuruluyormuş gibi bu organlar tamamen sıfırlandı. Oysa yeni bir devlet kurarken yasamanızı, yürütmenizi, yargınızı yeni baştan oluşturursunuz. Bu cumhuriyet tarihinde ilk kez yapılıyor. Ve 2016 da mevcut kendi HSYK'yı, yargıyı, danıştayı yeni baştan oluşturuyor. Şimdi askeri yargıtayı kapatıyor, askeri yüksek idare mahkemesini kapatıyor. HSYK kendi elinde yani yeni bir devlet, yeni bir parti devleti kurarcasına yargıyı tamamen eline almış durumda. Yargı şuan kadro olarak net bir şekilde iktidarın kontrolünde etkisi altındadır.

Erdoğanın başkanlık hayali dünyadaki başkanlıklara benzemiyor.
Peki ortaya çıkardığı BAŞKANLIK adı altında topluma sunduğu anayasaya bakalım. Bunları yeterli görmeyen ve her yönüyle yargıda tek güç olarak sunulan kişiyi görüyoruz. Şimdi dünyada başkanlık sistemlerine baktığımızda yasama, yürütme ve yargı erklerinin olabildiğince yargı denetimi altında olduğunu görüyoruz. Ve başkanın olabildiğince yargı denetimi altında olduğunu görüyoruz, ve hatta başkanın yargı üzerinde hiç bir gücünün olmadığını görüyoruz.
Başkanlık diye sunulmasına rağmen HSYK da anayasa mahkemesinde başkan adı altındaki kişinin, öte yandan TBMM'yi feshedebilen bir kişi konumuna taşıyor.

AKP kanun hükmünde kararnameleri ile ülkeyi demokrasiden uzaklaştırıyor.
Bir taraftanda Türkiye'de OHAL yaşanıyor. Ohal kanun hükmünde kararnameleri ülkeyi her yönüyle kuşatmış, özgürlük ve demokrasiden uzaklaştırmış bir durumdadır. 12 Eylül'de bunun bir benzerini MKK bildirileri yapıyordu. Şuan iktidarın çıkartığı KHK'lara bakarsak 12 Eylül'ünkiyle aynı. 12 Eylül MKK bildirilerinin hatta çok daha ötesinde. Başkanlık diye sunulan anayasada Cumhurbaşkanı kararnameleri diye OHAL kararnamelerinin karşımıya çıkartıldığını görüyoruz. Yani demokrasiye gidiş değil, Türkiye'nin şuan içinde bulunduğu sorunları çözmek değil tam aksine bu OHAL bu hukuk ve demokrasi dışılığı anayasaya taşıyarak anayasal kılarak ve onuda tek bir kişiye vererek, yükleyerek yaratılan bir sisteme doğru, tek adam sistemine gidiyoruz.


Mutafa Kemal Atatürk'e tanınmayan haklar Erdoğana tanınıyor. Erdoğan'a cumhuriyeti ortadan kaldırma yetkisi veriliyor.
Ve bu yapıya bakarsak cumhuriyet kurulduğunda 1924 anayasası çıkarken Mustafa Kemal Atatürk'ün yetkilerini tartışma konusu eden hiç kimse yoktu. Mustafa Kemal Atatürk'e meclisi feshi yetkisi tanınmadı. Ki kurucu iradeyle bu cumhuriyeti ortaya çıkarmış, o meclisdeki her türlü mevkiyi ve görevi sırtlamış bir kişiye dahi tanınmayan yetki bugün laik ve demokrat olmayan cumhuriyete karşı olduğu icraatlarıyla ortada olan bir kişiye meclisi feshi yetkisi tanınıyor. Bu meclisi feshi yetkisi değil, cumhuriyeti ortadan kaldırma yetkisidir. Bu çok nettir, bunu başka bir şekilde tanımlamak mümkün değil.

AKP meclisin yetki ve görevlerini ortadan kaldırıyor. Denetimsiz bir ortam hazırlıyor.
Ve öte yandan yine tartışıyoruz cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin, OHAL dönemindekiler yine anayasa yargısını yine denetim dışında bırakılıyor. Cumhurbaşkanı kendi bakanlarını oluşturuyor, kendi yardımcılarını atıyor ve bunlar tamamen meclisin denetimi dışında gerçekleşiyor. Yani bugün kü hükümeti düşünün, bugün bakanların meclisde hesap vermesi gibi bir çok boyut hükümeti, yürütmeyi, tek adamı ve otoriteyi, iktidarı denetleyecek meclisin yetki ve görevleri ortadan kaldırılıyor. Böyle bir tabloda başkanlık diyorsak olabildiğince yasama denetimi, olabildiğince yargı denetimi gerekmektedir. Dünyada böyledir. Peki neden ısrarla, olabildiğince yasama ve yargı denetiminden kaçılıyor. Veremeyeceği bir hesap yoksa neden kaçırılıyor. Ki şuan kendi çoğunlukta olduğu bir meclis var yargı var. Kendi yapılandırdığı yargıdan, kendi çoğunlukta olduğu meclisten kaçıyor. Amaç demokrasi mi, amaç hukuk mu? Ki hukuğu herşeyiyle kendisi yarattı.

AKP Cumhuriyeti çöpe atıyor.
Yukarıda da belirttiğim gibi yargıtayı ve danıştayı sıfırlaması demek, bütün temel yasaları yeniden yapması demek öte yandan 80 yıl Türkiye'de yargı boşa çalışmış demektir. Yargı demek içtihat kültürü demektir. Her ülkenin yüksek mahkemeleri içtihatlarını ortaya koyar. O içtihatlar değiştirilene kadar, bunun anlamı yasaların yorumlanmasıdır. Yasaları çıkarma, yasaları, yargı organları, yorumları bu içtihatlarla olur. Bütün temel yasalar çöpe atılınca 80 yıl boyunca cumhuriyet yargısının yaptığı o yorumlar çöpe atıldı. Yani cumhuriyet hukuku da çöpe atıldı.

Yapılmak istenen BAŞKANLIK değil SULTANLIKTIR.
Bu ne kadar üzücü ki yüksek yargıdan bile ses çıkmadı. Ve bugün AKP kendi yüksek yargısını kurdu, kendi temel yasalarını kurdu ve her istediği olayda hangi kararı istiyorsa o karar öyle çıkıyor. Bakınız geçmişte OHAL dönemlerinde çıkan KHK'lar anayasa mahkemesi, ben adına değil içine bakarım deyip iptal ediyordu ama şimdi adına OHAL KHK'sı deniliyor içinde herşey var ve iktidar ne istiyorsa anayasa mahkemesi ona karar veriyor. O zaman yargıya ne gerek var. Yargı bu duruma gelmişken böyle bir yargı, adı başkan yapılmış kişiden hesap mı sorabilecek. Ve daha ötesi bakın aslında yapılmak istenen başkanlık değildir, yapılmak istenen sultanlıktır. Hatta sultanlığında ötesindedir.

Anayasa değişikliği ERDOĞAN'ın hesap vermekten kurtulma girişimidir. Bir dikta rejimi yaratmayı anayasaya taşıyor.
Çünkü meşrutiyeti hatırlayalım, Padişahın pek çok yetkisi kanuniye esasiyeye geçmisti, Orada yine meclisin kullandığı belli yetki ve görevleri vardı. Şimdi çok tehlikeli bir tablo yaratılıyor. Cumhuriyet anayasalarına bakalım, 1924, 1961 anayasaları, darbe anayasası denilen 1982 anayasasına bakalım şimdi bakanları, cumhurbaşkanını kim yargılıyor sözde yüce divan. Bu anayasa ile getirilmek istenen tam bir dikta tam bir keyfilik, tam bir sorumsuzluk, tam bir tek adamlık, tam bir otoriter rejimdir. Kendi yaptıklarını, kendi hukuk dışılıklarını. Kendi suçlarını bilen iktidar ne yaparsa yapsın hiç bir konuda hesap vermeyeceği bir yapı, kendini tamamen yargının dışında tutabileceği bir yapı ortaya çıkartıp hesap vermekten kurtulma girişimidir. Yani laikliğe karşı olduğu belli olmasına rağmen bugün açıkça teoritik olduğunu ifade ediyor ama, demokrasi karşıtı açık olmasına rağmen bunu yazamıyor. Cumhuriyetin laikliğin niteliklerinin içini boşaltmış bunu suç oluşturabilecek bir şekilde boşaltmış kimse kendisinden hesap sormasın diye tamamen yargılanmayacağı, soruşturulmayacağı, kendisinden hesap sorulmayacağı tam bir dikta rejimi yaratmayı anayasaya taşıyor. Bunun adına BAŞKANLIK konulmuş.

Meclisde namusu ve şerefi üzerine yemin edenler anayasayı yok ediyor.
Neden bu kadar açık ve net konuşuyorum. Anayasanın pekçok maddesine bakabiliriz ama bir kere iki noktada bunu çok net söyleyebiliriz. Anyasanın değişmez maddeleri var, anayasanın değişmez maddelerine göre her milletvekili göreve başlarken anayasaya bağlılık yemini ediyor. Diyorlar ki ben bu anayasaya bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ediyorum. Bunu bakanıda, cumhurbaşkanıda ediyor. Ayrıca anayasanın ilk 4 maddesinde deniliyor ki, anayasanın ilk 4 maddesi nin değiştirilemeyeceğini söylüyor. Yani meclis dahi evet anayasayı değiştirebilir ama meclisin bile bağlı olduğu değiştiremeyeceği anayasa hükümleri vardır. Tarih kurucu bir meclis bağlı olduğu anayasanın her maddesini değiştirelemeyecek maddelerini asla ve asla tartışma ve görüşme konusu edemez.

Asıl hedef Cumhuriyet'tir.
Bugün bakalım anayasanın başlangıç hükümlerinde cumhuriyetin değerlerine çok açıkca atıf yapılıyor, ifade ediliyor. Cumhuriyetin kurucu değerleri söz konusu ediliyor. Ve cumhuriyetin bu değerlerinin anayasanın 2. maddesinde cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılıp asla değiştirilemeyeceği söz konusu ediliyor. Tek adam algısı altında yaratılan bu başkanlık yasama, yürütme, yargı arasındaki dengeyi bozuyor. Cumhurbaşkanı yasamaya ait bir çok yetkiyi kullanıyor. Cumhurbaşkanı KHK'sı adı altında adeta kanun çıkartıyor. Yasama yetkisinin yasa yapma görevi bölünüyor, bir kısmı Cumhurbaşkanına veriliyor. Yargı üzerinde bir başkana hiç bir yetki verilmeyecekken, yargı üzerinde bir çok görev başkana yükleniyor. Hani yasama, yargı, yürütme arasında üstünlük söz konusu olmayacaktı. Anayasanın başlangıçı bunu diyor, kurumlar çalışmalı diyor.
Anayasanın değiştirilme teklifi meclise dahi getirilemez. Görev muhalefet partilerine düşüyor.
Cumhurbaşkanının kendisine yüklenen görevlerine bakarsak, anayasanın başlangıçındaki o temsili Cumhurbaşkanı fotografıyla ne derecede bağdaşıyor. Dolayısıyla bir kere meclis böyle bir anayasayı tartışma ve değiştirme konusu yapamaz, meclisin gündemine getirilemez. Bu yapılmak istenen cumhuriyet değerleriyle çatışan bir durumdur bu çok açıktır. Getirilirse burada iktidar partisi geri dönmüyorsa burada görev muhalefete düşüyor. Bu noktada çok net bir şekilde MUHALEFETİN duruşunu ortaya koyması gerekiyor.

Anayasa rüşvetle çıkartılıyor. Muhalefete rüşvet veriliyor. Anayasa değişikliği karşısında MHP'nin tutumu.
Bu duruş nasıl ortaya konulur. İktidar süreci iyi kullanmak adına kendisi yönünden her türlü hazırlığı yapmış. Muhalefeti etkisi altında tutabilmek için anayasadan muhalefetten destek alabilmek için her türlü hükmü getirmiş. Bakınız bugün Türkiye'de ceşitli anketler yapılıyor. Bu anketlerde şunu görüyoruz. Bugün erken bir seçim kararı alınsa MHP'nin barajı geçemeyeceğini ve meclisin dışında kalacağı görülüyor. Peki anayasada ne yapılmış derseniz. Anayasa rüşvetle çıkartılıyor. Ananayasaya öyle bir hüküm konulmuş ki, milletvekillerine milletvekilliğine devam etme rüşveti veriliyor adeta. Yani deniliyor ki, ilk kez bir anayasaya seçim tarihi konuluyor. Anayasada bundan sonraki seçimlerin 3 Kasım 2019 da yapılacağı geçici 21. maddeye konuluyor. Yani deniliyor ki bakın ben bugün mecliste çoğunluğa sahipmiyim sahibim, bakın ben bugün bir erken seçim kararı alırsam, sen boyunun ölçüsünü alırsın meclisin dışında kalırsın. Milletvekilliğini kaybedersin. Ama sen bana destek olursan anayasada bana oy verirsen ben sana anayasal güvence veriyorum ve seçimi 3 Kasım 2019 da yapılacağını tahahüt ediyorum.Sen bana destek ver ben seni 3 Kasım 2019 seçilerine kadar seni milletvekili olarak mecliste tutayım diyor.
Bu anayasaya konuluyor, hiç bir milletvekiliyle toplantı yapmayan AKP 316 milletvekilinin imzasıyla bu metni meclise sunduğuna göre bu yapı mecliste kendi içinde bu şekilde geçecek. MHP'den kaç tane tepki çıkarsa, MHP bu tahahütü alarak seçime gidiyor aksi halde silinecek bir parti olduğunu biliyor. MHP de kopmalar yaşanabilir ama bu anayasa meclisten 330 desteğini alır. AKP'nin 316 milletvekili var geriye kalıyor 14 milletvekili. MHP'nin 41 milletvekili var buradan çok rahat 14 milletvekili çıkacaktır. Anayasaya açıkca tahahüt konuluyor, milletvekillerine rüşvet veriliyor.

Anayasa değişikliği karşısında HDP'nin tutumu.
HDP milletvekilleri tutuklanınca HDP meclisten çekildi. Meclisten çekilen HDP bir anda anayasa teklifi ortaya çıkınca meclise geri dönüyorum dedi. Şimdi bugün meclise dönen HDP bir şaibe altındadır. Neden bir şaibe altındadır? Çünkü seçime 2019'da giderse dışarda olan HDP'li vekillerde milletvekili statüsünde kalacak. Erken bir seçim durumunda HDP durumu MHP den çokta farklı olmayacak bir görüntüde. Öte yandan acaba halk oylaması yapılınca bu tutuklamaların yapılması halk oylamasından serbest bırakılmasının yani mecliste kalmanın bir ifadesimidir. Bu süreçte özellikle belli tutuklamaların yapılması ister istemez bu soruları ortaya çıkarıyor. Meclise tavır koyarak çıkan bir HDP hiç bir açıklama yapmadan geriye dönmesinin bir anlamı olmalı. Fakat bu anlamı ortaya koymuyor.

AKP oy çekebilecek her maddeye el atıyor.
Bu tabloda içeriği ne olursa olsun, bu şekilde yasama organından geçen anayasa, anayasa mahkemesine giderse mevcut sitemin degiştirilemez maddelerine aykırıdır bu yapılanlar. Toplumsal desteği almak için seçme ve seçilme yaşını 18'e indirdim diyor, liberal rüzgarları arkasına alabilmek için askeri yargıyı kaldırdım diyor, Oysa bunların onunla ne ilgisi var. AKP anayasada kendi başkanlığı için oy çekebilecek her maddeye el atıyor. Geçici maddeyle MHP ve HDP'ye çengel atıyor.
AKP kendi içindeki Cemaatçileride köşeye sıkıştırıyor.
Meclisten geçirebilmek için ve o geçici maddeyle bugün cemaati soruşturuyorum diyerek AKP nasıl bir cemaat soruşturması ki nasıl bir bağımsız yargı ki bir tane dahi iktidar milletvekillerini veya bakanını alıp yargı önüne çıkartamıyor. Buradan şunu anlıyoruz seçim 2019'da demekle, içinde ki Fetö'cülere şunu diyor. Benden çekinmeyin,yanımda duru, yanımda durursanız bu yargı ben istemediğim müddetçe sizden hesap sormaz. O halde siz benim yanımda durursanız destek olursanız destek verirseniz seçim 3 Kasım 2019 da alın size anayasal tahahüt. O halde siz bana destek olursanız bende sizi mecliste tutarım milletvekilliğine devam edersiniz. Artı cemaatçi olsun olmasın herkese boyunun ölçüsünü gösteriyorum, isterseniz sizede aynısını yaparım.

AKP'yi durduracak hiç bir güç yok.
Şimdi bu durumda 330'da bir kopma yaşanmadan bu teklif meclisten geçerek halk oylamasına gidecek. Bu metin meclisten geçtiğinde evet anayasa mahkemesine anayasa değişiklikleri şekil yönünden yani anayasal meclisin yetkisi olmayan bir konuda meclis anayasayı değiştirirse anayasa mahkemesi bunu iptal edebilir. CHP böyle bir dava açsa anayasa mahkemesi bunu iptal edecek mi? Tamamen AKP'ye göre dizayn edilmiş anayasa mahkemesinde kadrolar AKP'nin elinde. AKP daha önce bunun provasını yaptı. Peki nerede yaptı. Daha önce anayasayla çatışan KHK'ları iptal eden anayasa mahkemesi AKP söz konusu olduğunda o çatışan KHK'larda ben altına bakarım diyerek incelemek için KHK'ların tek bir cümlesini dahi söz konusu etmedi.

AKP Anayasa mahkemelerini kaldırıyor.
O anayasa mahkemesi oturup şunu düşünmedi, İçinde KHK yazanlar anayasa mahkemesince kaldırılmış veya OHAL süresince anayasa mahkemesi görev yapamaz dese bile o zaman anayasa mahkemesi kendisinin askıya alınmış olması gibi bir durum ortaya çıkıyordu. Buna dahi izin veren sorgulamayan bir anyasa mahkemesi iktidar karşısında böyle bir anayasa değişikliği karşısında engellemeyeceğini çok açık bir şekilde ortaya koydu. Öte yandan bugün bir bakan bir cumhurbaşkanı görevi ile ilgili bir konuda yüce divanda yargılanır. Mecliste ancak bir karar alırsanız, bakanın yada cumhurbaşkanını yüce divana gönderirsiniz. Yüce divana göndermeden tutuklayamazsınız. Bir anayasa mahkemesi üyesini soruşturabilmek için anayasa mahkemesi kararı gerekiyor. AKP şu provayı çok net yapıp ortaya koydu. Anayasa mahkemesi kuruluş kanununda diyor ki anayasa mahkemeleri üyeleri anayasa mahkemesi kararıyla soruşturulur ve yüce divanda yargılanır. Şimdi OHAL ilan edilince ister Fetö'cü ister neci olursa olsun ortada bir anayasa mahkemesi kararı yok.
Anayasa mahkemesi üyesi Fetö'cü diye tutuklanıp içeriye atıldı. Şimdi bunun anlamı şudur, çıkacak anayasa değişikliğinde iktidara karşı bir işlemde anayasa mahkemesi ben bu sürece karşı çıkıyorum demedi. Anayasa mahkemesi oturdu bende böyle düşünüyorum diyerek o üyeleri ihraç etti. Ya benim kanunuma göre ben böyle bir karar almadım ki onlar soruşturulsun demedi. Dolayısıyla böyle bir anayasa değişirse buna karşı olacak bir anayasa mahkemesi de olmayacak. Konu halka gidecek.

Anayasa değişikliği halka taşınacak.
1982 de darbe iradesinin sunduğu anayasaya %90 oy veren, bu tabloya baskıcı bir güçle gidilmeyen demokratik ortamlarda oylarsanız sorun yok. Anayasa oylamaları toplumlarda sorunların bittiği, demokrasinin en ileri derecede yaşandığı bir tabloda olabilir. Böyle bir ortamda yapılmazsa, işte 1982'de o anayasa %90'la nasıl kabul edildiyse şimdiki de aynen bu şekilde kabul edilecek. Çünkü iktidarı ele geçiren darbe gücü en baskıcı güçtür. Hiç kimse o darbeci gücün karşısında herhangi birşeyi tartışamadı. Yapılanın demokrat bir anayasa olduğu anlamına gelmedi. %90 yani o darbeciler içi boşaltılmış bir cumhuriyeti ortaya koydular, özgürlükler yoluyla, yargı yoluyla. Ama bugün iktidar diyor ki ben 12 Eylül'le hesaplaşıyorum. Zaten ana
Laik olmayan bir iradeye herşey teslim ediliyor ve denetim ortadan kaldırılıyor. Ve kaç yıl boyunca teslim ediliyor, 5 yıl, 5yıl deniliyor, lakin öyle tehlikeli tuzaklar kurulmuş ki bu sürecin sonucu tam bir sultanlıktır. Ve 12 Eylül'ü eleştiren 12 Eylül'e karşı çıkan iktidar 12 Eylül'ü aratmıyor. Bugün bir bakanı, bir başbakanı, bir cumhurbaşkanını mahkemeye sevk ederseniz bakanlığı düşer, başbakanı sevk ederseniz hükümet düşer, cumhurbaşkanını sevk ederseniz cumhurbaşkanlığı görevi düşer. Ne yapılmış, bu düzenlemeyle bakan ve başbakan bambaşka sıfatlarla karşımıza çıkıyor. Anayasa mahkemesini bütünüyle cumhurbaşkanı oluşturuyor. Deniyor ki cumhurbaşkanı şuan sevk edilmekle düşer ama deniliyor ki cumhurbaşkanı muhakemet kararı verilmekle düşer diyorlar. Yani anayasa mahkemesinin altını üstünü getiririyorlar bütün mahkemeyi değiştiriyorlar. Aynı şeyyasa 17 kez değişmiş. Özgürlükler ile ilgili bir çok maddede değişiklikler ortadan kalkmış. Kalan maddelere bakıyorsunuz iktidar sorunlu olan özgürlükler ile ilgili olan maddelere dokunmuyor, kendi kullanacağı maddelere dokunuyor.

BAŞKANLIK adı altında sunulan yapı ile cumhuriyetin hertürlü nitelikleri ortadan kaldırılıyor.
Ve bakınız bunun için nasıl bir iklim atmosfer hazırladı. Şuan Türküye'de kim ağzını açarsa içeriye giden bir atmosfer var. Aynı 12 Eylül'de ki gibi. Bugün kü tabloda serbestce herşeyi tartışabileceğiniz bir ortam yok. Böyle bir ortam olmadığı için, laikliği, demokrasiyi, cumhuriyeti halk oylamasına sunarsanız kaybederiz, cumhuriyet kaybeder. Bu isimler sunulmuyor ama BAŞKANLIK adı altında sunulan yapı ile cumhuriyetin hertürlü nitelikleri ortadan kaldırılıyor.

Anayasa değişikliği tehikeli tuzakları beraberinde getiriyor. bakanlar içinde söyleniyor. 17 – 25 Aralık'ta her türlü numarayı yapıp yüce divana sevk edilen bakanları hatırlayın. Şimdi yüce divana sevk edilen bakan bakanlık yapmaya devam edecek sevk edilecek fakat bakanlığı düşmeyecek. Peki ne zaman düşecek mahkum olunca. Şimdi bakın diğer kamu görevlilerine göre farklı bir konu, yargı bağımsızlığı boyutuyla bakarsak farklı. Neden farklı, şimdi diğer bakanlıklarda görev yapan kamu görevlileri mahkum olunca görevlerinden alınırlar fakat yargı bağımsızlığı ve güçler dengesi dediğiniz zaman yargının bağımsızlık ve tarafsızlıkla görev yapabilmesi için yargının hiç bir şekilde şaibe altında kalmaması için cumhuriyet tarihi ve gelenekleri, her yerde yargılanan bakan ve başbakanın, cumhurbaşkanının bu sıfatlarının sona ermesi gerekir. Şimdi ilkez böyle bir hüküm ortadan kaldırılacak. Bir yandan bakan yargılanacak diğer taraftan cumhurbaşkanı yargılanacak fakat öbür tarafta o anayasa mahkemesini oluşturan onlar yargılama bitene kadar görevine devam edebilecek. Bu mümkün müdür?

TBMM'yi ortadan kaldırıyorlar. Cumhuriyetin bütün değerleri ortadan kaldırılıyor.
Şuan Türkiye'de 1920 öncesine giden Cumhuriyeti, demokrasiyi kurucu TBMM'yi ortadan kaldıran bu yapı BAŞKANLIK adı altında bize sunuluyor. Aynı 2008'de laik ve demokrasiye aykırı denmişti ya, işte o laik cumhuriyete, demokratik cumhuriyete aykırı olan o yapı, yani her darbe nasıl kendi darbesini yapıyorsa, laikliğe aykırı cumhuriyetin niteliklerine aykırı bu yapı, meclisi hedef alan ve kurucu değerlerini hedef alan bu yapı adı altında başkanlık bile olmayan kendi anayasasını çıkartıyor. Bu sultanlığın bile ötesinde cumhuriyetin bütün değerlerini kaldıran herşeyi kendisine göre yapılandıran bir anayasadır. Şuan ki anayasa iktidarı engelliyor mu? Türkiye ve cumhuriyetin nitelikleri kayıt üzerinde kaldı. İktidar buna bile evet demiyor. Çünkü kendisi ağzıyla söylüyor, ben fiili durumda anayasanın bana verdiği yetkileri fazlasıyla kullanıyorum. Ceza yasalarında her ülke de olduğu gibi Türkiye'de de bir suç var. O suçta anayasayı ihlal suçudur. Anayasa kime hangi görevleri tanımışsa herkes o görevler içinde hareket etme durumundadır. Ama bugün bu kişi bakanlıkları katlayan görevleri, anayasayı taşan bir cumhurbaşkanı, bir başbakının bile sahip olmadığı normal bir hukuk devletinde anayasayı ihlalden yargılanacak bir konumda iken kendini o şekilde sorumsuz kılacak bir anayasa değişikliğini BAŞKANLIK adı altında Türkiye'nin gündemine taşıyor.

Mevcut sorunları çözmekten uzak bir sistemle karşı karşıyayız.
Türkiyenin gündemi bambaşka iken Türkiyenin gündemi içine düşürüldüğü ortadoğuda ki sorunlardan, mevcut coğrafyada yaşadığı bu sorunlardan kurtulmak için, iktidar kendi iktidarlığını devam ettirmek adına, hukuğu, demokrasiyi kendine göre tanımlıyor. Cumhuriyet sadece adı üzerinde var ediliyor. Amaç bir parti iktidarı, tek parti devleti yaratmak istenmektedir.

Muhalefet çok geç olmadan mecliste durarak bu tehlikeyi engelleyemeyeceğinin farkına varmalı. CHP TBMM'den çekilmeli.
Buna karşı yapacağımız mevcut muhalefet partilerinin süreçte mecliste kalarak muhalefet etmesiyle engellenecek bir tablo olmadığını çok net bir şekilde karşı duruş sergilenmesi gerekiyor. Burada mecliste en çok sandalyeye sahip olan muhalefet anlamında CHP olduğuna göre CHP TBMM'den anayasa komisyonunda dahil olmak üzere komisyon ve anayasa çalışmalarından çekilmeyi gündemine alması gerekiyor. Bunun için CHP ile 15 Temmuz'u yaşadık, Yenikapıda 15 Temmuz'u yaratan iktidara destek verdi. Ve o süreçte Fetö adı altında iktidar darbesiyle iktidar hukuğun, demokrasinin gücünü kullanıp cumhuriyete el birliği ile saldırırken, şimdi iktidar kendi yaptığı darbeyle yine cumhuriyete saldırıyor. Amam muhalefete sorarsanız bütün muhalefet ben Fetö ile mücadeleye destek veriyorum gibi gidip AKP'nin yanında konumlanan bir muhalefettir. Burada yine benzer bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz. Bakın dün Kayseri'de ortaya çıkan patlamalarla bu yıl içinde beşyüze yakın canımızı kaybettik. Ciddi bir önlem alınmazsa öldürülmeye devam edileceğiz.

CHP etkin bir siyaset yapamıyor. CHP artık halkın arasında olmalı.
Bu tabloyu yaratan yine bu iktidar, bu terörü yaratan yine bu iktidardır. Ama muhalefet diyor ki biz iktidara terörle mücadele için yanındayız. Şimdi aynı şekilde biz iktidara karşıyız veya yanındayız diyerek, süreçte karar verici olarak muhalefette genel başkana ve PM'ye sözü bıraktığımızda, iktidar karşısında etkin bir siyaset yapılmadığı ortadadır. O halde konu Türkiye'nin yarınlarıdır ve asla geri dönüşü olmayan bir süreç olduğu için bu süreçten çıkışın yolu sistemde en etkili yapılanma olan parti yapılanmaları, dolayısıyla ana muhalefet partisidir. Lakin şuana kadar ana muhalefet partisi sadece söylem sadece söylem partisidir. CHP nin ayağa kalkması gerekmektedir. Artık söylem değil eylem zamanıdır. Bunun için eylem zamanı derken, halkla beraber olunduğunda, halka gerçekler anlatıldığında halk o duyarlılığa sahip. Ülkenin neresine gidilirse gidilsin halk çıkış yapacağı bir mücadele ortamı bekliyor. Ve bu iradesini ortaya koyuyor.

Halk yanında duracak bir muhalefet istiyor.
Çok yakın bir zamanda bir cinsel istismar yasası gibi tecavüzcüsüyle evlendirilmesi şeklinde akla ve mantığa aykırı garip bir yasa Türkiye'nin gündemine oturdu. Halkımızın gösterdiği duyarlılık ve tepki karşısında yasada geri adım atıldı. Bunun gibi daha pek çok olaylar yaşandı. Lakin muhalefet partileri halkın içine çıkamıyor, çıkmak istemiyor. Halkın içine çıkılabilse, halkla beraber olunup halk ile o mücadeleleri yapabilse iktidar o adımları atamayacaktır. İktidarın pervasızlığı , iktidarda kaldıkça artmaya devam etmektedir. Bugün 2002 de iktidara gelen AKP'ye bakın, şimdi ki AKP'ye bakalım. Attığı her adımda daha çok pervasızlaşan bir iktidar ve her adımda muhalefetin sadece eleştirip geçiştirdiğini gören AKP muhalefeti ciddiye almamaktadır. Muhalefeti kendisine muhalefet olarak görmemektedir. Muhalefeti muhalefet olarak görmeyen bir iktidar ile karşı karşıyayız. İktidar bu gücünü muhalefetteki bu yapıdan almaktadır. İktidar bu gücünü muhalefetin dağınıklığından almaktadır. Muhalefetin iktidara bu gücü vermek yerine, muhalefet olarak bu anlayışımızdan vazgeçip net bir duruş sergilemek zorundadır.

CHP de zaman kaybedilmeden kurultaya gidilmelidir.
CHP yönetimi bu zamana kadar iktidarın attığı adımlardan sorumludur. Bu adımlar Türkiye'nin yarınlarını ilgilendirmektedir. Buna rağmen CHP kurultayı sadece seçimden seçime çalışılmış veya seçim için çalışılmış gibi. Böyle bir yapı ve anlayışı ortaya çıkmıştır. Türkiye'nin yarınları için, Türkiye'yi kuran, Türkiye'nin kurucu partisi CHP' kurultayıda konuşulabilmelidir. Vakit söylem siyasetinden uzaklaşıp eylem siyasetine başlama vaktidir.


Bilgi'de Buluşma Platformunun 18.12.2016 tarihinde Almanya'nın Kampt-Lintorf şehrinde Av. Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun katılımıyla gerçekleştirdiği ''ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ VE BAŞKANLIK' konferansı.  

Prof. Dr. Kemal Arı'dan Hannover'de İzmir Söyleşisi ve 'Mehmet'in Hikayesi' Sergisi

Prof. Dr. Kemal Arı'dan Hannover'de İzmir Söyleşisi ve 'Mehmet'in Hikayesi' Sergisi

Prof. Dr. Kemal Arı 10 Eylül 2017 tarihinde  'Tarih ve Günce' Almanyada ki temsilci olan  Add Hildesheim'ın davetlisi ve CHP Hannover'ın desteği ile katıldığı panelde büyük bir ilgi ile karşılandı. Kendisini dinlemek için Almanya'nın, Bremen, Delmenhorst, Helmstedt, Kiel, Hildesheim ve Hannover gibi pekçok şehirden gelen davetlilerin katılımıyla 9 Eylül İzmir'in düşman işgalinden kurtuluşunun 95. yılını  Hannover şehrinde çoşkuyla kutladılar.
Prof. Dr Kemal Arı panel öncesi 3. açılışını gerçekleştirdiği 'Mehmet'in Hikayesi' isimli kurtuluş savaşını anlatan kara kalemle yapılmış kartpostallardan oluşan ve her bir karede kurtuluşun savaşının hikayesinin anlatıldığı sergisini açarak ve osmanlıca olan kartpostalları davetlilere anlatarak serginin içeriği ve amacı hakkında bilgi verdi. Arı, ilk serginin ABD Floride şehrinde, ikinci serginin ise Türkiye'de yapıldığını, 3. sergisinin 'Tarih ve Günce' Almanyada ki temsilci olan ADD Hildesheim desteği ile Hannover şehrinde açıldığını belirtti.
İstiklal marşının okunması ile yapılan açılış sonrasında Add Hildesheim başkanı Fatma Anders davetlileri selamlayarak Atatürkçülüğün bilim ve ilim olduğuna dair bir konuşma yaptı. Fatma Anders İzmir üzerine söyleşisi için sözü Prof. Dr. Kemal Arı'ya bıraktı.

Prof. Dr. Kemal Arı, 'Tarih ve Günce' dergisinin Almanyada ki temsilci olan ADD Hildesheim'a daveti için teşekkürederek söze başladı. Arı, 9 Eylül'ün sadece İzmir'in kurtuluşu olmadığını Türkiye'nin kurtuluşu olduğunu ve hatta daha da önemlisi bütün ezilen ulusların bağımsızlık ve özgürlük yoluna gidebileceğini gösteren en önemli tarihsel kanıttır dedi. İzmir'in kurtuluşunun diyetini işgalinde olduğu gibi ağır ödediğini ve şehrin ve çevresinin çok acı ve kanlı bir sahneye mekan olduğunu belirtti. İzmir'in işgali olan 15 Mayıs 1919 yılına da dikkat çeken Arı, İzmirin işgalininde çok kanlı olduğunu ve İzmir'in işgalinin sadece İzmir'in işgali olmadığını, 15 Mayıs 1919'un Türkiye'nin canına, varlığına, namusuna, onuruna, şerefine doğrudan doğruya yapılan bir işgal olduğunu ve Türk varlığını imha etmek amacıyla Emperyalizmin gerçekleştirdiği bir darbedir dedi. Misafirlerin soru yağmuruna tuttuğu Arı program bitimin ayakta alkışlandı.
Panel arasında verilen canlı müzik ise davetliler tarafından tam not aldı. Panel sahnede söylenen İzmir marşı ile son buldu.


Prof. Dr Kemal Arı kitaplarını imzaladığı stand da ise yine davetlilerin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Arı, her okuyucusu ile kısa sohbetler ederek kitaplarını imzaladı. 
Program bitiminde Prof. Dr. Kemal Arı davetliller ile birlikte onuruna verilen yemeğe katıldı.

10 Eylül 2017  Hannover